ABD Kongre Araştırma Servisi (CRS), 25 Ağustos 2026 tarihinde Kongre'ye sunduğu 'Çin El Kitabı: Güney Çin Denizi İhtilafları' başlıklı raporunda, Güney Çin Denizi'ndeki (SCS) egemenlik anlaşmazlıklarını ve bölgedeki askeri dengeleri kapsamlı şekilde ele aldı. Rapora göre, yoğun deniz trafiğine sahne olan Güney Çin Denizi'ndeki ada, resif ve diğer coğrafi oluşumlar üzerinde birden fazla Asya hükümeti egemenlik iddiasında bulunuyor; Çin Halk Cumhuriyeti ise bölgedeki en geniş hak iddialarına sahip aktör olarak öne çıkıyor.
Güney Çin Denizi'ndeki Egemenlik İhtilaflarının Arka Planı
Güney Çin Denizi, yılda yaklaşık 3,4 trilyon dolarlık küresel ticaretin geçtiği stratejik bir su yolu olarak dünya ekonomisi için hayati önem taşıyor. Raporda, Çin'in yanı sıra Vietnam, Filipinler, Malezya, Brunei ve Tayvan'ın da farklı düzeylerde egemenlik iddialarında bulunduğu hatırlatılıyor. CRS, bu iddiaların yalnızca karasuları ve münhasır ekonomik bölgelerle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda bölgedeki balıkçılık kaynakları, hidrokarbon rezervleri ve askeri stratejik konum üzerinde de rekabeti içerdiğini vurguluyor.
Rapor, Çin'in son yıllarda bölgedeki askeri varlığını belirgin şekilde artırdığını ortaya koyuyor. Yapay adalar üzerinde inşa edilen hava üsleri, radar istasyonları ve liman tesisleri, Çin'in bölgedeki 'gri bölge' taktikleri olarak adlandırılan stratejisinin somut göstergeleri arasında yer alıyor. CRS, bu tesislerin Çin'e kriz anında hızlı müdahale kapasitesi sağladığını, aynı zamanda bölgesel aktörler üzerinde caydırıcılık oluşturduğunu değerlendiriyor.
Filipinler ve Vietnam gibi kıyı devletleri, Çin'in artan baskısına karşı uluslararası hukuk zemininde haklarını savunmaya çalışıyor. 2016 yılında Lahey'deki Daimi Hakemlik Mahkemesi'nin Çin'in 'dokuz çizgi' iddiasını uluslararası hukuka aykırı bulması, bölgesel gerilimin dönüm noktalarından biri olarak kayıtlara geçti. Ancak Pekin, bu kararı tanımadığını defalarca açıkladı.
Bölgesel ve Küresel Boyut: ABD'nin Rolü ve ASEAN'ın Açmazı
Güney Çin Denizi ihtilafı, yalnızca bölgesel bir anlaşmazlık olmanın ötesine geçerek küresel güç dengelerinin merkezine yerleşmiş durumda. ABD, denizcilik serbestisi ve uluslararası hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde bölgede düzenli olarak 'serbest seyrüsefer' operasyonları düzenliyor. CRS raporu, ABD'nin Filipinler ile 1951 tarihli karşılıklı savunma anlaşması kapsamındaki taahhütlerini yinelediğini ve Güney Çin Denizi'nde Filipin gemilerine yönelik herhangi bir silahlı saldırının ABD'yi de içine çekebileceğini hatırlatıyor.
Öte yandan, Güneydoğu Asya Uluslararası Birliği (ASEAN), ihtilafa yönelik ortak bir tutum belirlemekte zorlanıyor. Çin ile yakın ekonomik ilişkilere sahip Kamboçya ve Laos gibi üyeler, Pekin'i karşısına alacak sert açıklamalardan kaçınıyor. Bu durum, ASEAN'ın bölgesel güvenlik mimarisindeki etkinliğini sorgulatıyor. Raporda, Çin'in ASEAN ülkeleriyle ikili kanallar üzerinden diyalog yürütmeyi çok taraflı müzakerelere tercih ettiği belirtiliyor.
Japonya, Avustralya ve Hindistan gibi bölge dışı aktörler de Güney Çin Denizi'ndeki gelişmeleri yakından takip ediyor. Özellikle Japonya, enerji ithalatının büyük bölümünün bu deniz yolundan geçmesi nedeniyle konuyu ulusal güvenlik meselesi olarak görüyor. Hindistan ise 'Act East' politikası çerçevesinde bölgede askeri tatbikatlara katılımını artırmış durumda. CRS raporu, bu çok katmanlı aktör yapısının ihtilafı daha da karmaşık hale getirdiğini ve yanlış hesaplama riskini artırdığını değerlendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Güney Çin Denizi'ndeki gerilim, doğrudan Türkiye'yi ilgilendirmese de küresel ticaret yollarının güvenliği ve çok kutuplu dünya düzenindeki dengeler açısından dolaylı etkiler taşıyor. Türkiye, ihracatının önemli bölümünü Asya-Pasifik'e deniz yoluyla gerçekleştiriyor; bölgede tırmanacak bir çatışma, tedarik zincirlerinde ve navlun maliyetlerinde dalgalanma yaratabilir. Ayrıca Çin-ABD rekabetinin derinleşmesi, Türkiye'nin denge politikasını zorlaştırabilir. Ankara'nın hem NATO müttefiki ABD ile hem de stratejik ortaklık kurduğu Çin ile ilişkilerini yönetmesi, önümüzdeki dönemde daha hassas bir diplomasi gerektirecek.