Dünyanın en güçlü üç ülkesinin liderleri – ABD Başkanı Donald Trump, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin – Avrupa’nın temsilî demokrasi ve çok taraflı karar alma süreçlerine yönelik ortak bir küçümseme sergiliyor. Bu liderlerin güce dayalı, hiyerarşik yönetim anlayışları, kıtanın müzakereci ve fedakârlık gerektiren modelini “zayıflık” olarak yorumluyor. Ancak son ekonomik ve jeopolitik gelişmeler, bu bakış açısının ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösteriyor. Avrupa Birliği’nin 27 üyesi arasında sağlanan zoraki uzlaşılar, pandemi sonrası toparlanma fonları ve Ukrayna’ya sağlanan koordineli destek, aslında “güçlü adam” retoriğinin ötesinde bir dayanıklılık ortaya koyuyor.
Otokrasinin Cazibesi ve Avrupa’nın Direnci
Trump’ın NATO’yu “gününü doldurmuş” ilan etmesi, Xi’nin “Çin modeli”nin üstünlüğünü dayatması ve Putin’in enerji şantajı, hepsi aynı noktada birleşiyor: Avrupa’nın yavaş ve katılımcı karar alma mekanizmalarını işlevsiz görmek. Oysa Avrupa Birliği, Kovid-19 krizinde 750 milyar avroluk NextGenerationEU fonunu aylar içinde onaylayarak, ortak borçlanma tabusunu yıktı. Enerji krizinde ise Rus gazına bağımlılığı hızla azaltarak alternatif tedarik zincirleri kurdu. Bu esneklik, güçlü liderlerin öngöremediği bir kurumsal hafıza ve hukukun üstünlüğü sayesinde mümkün oldu.
Bununla birlikte, Avrupa’nın iç gerilimleri de yadsınamaz. Macaristan’ın veto kartı, Polonya’nın yargı bağımsızlığı krizleri ve aşırı sağın yükselişi, kıtanın kırılganlığını ortaya koyuyor. Ancak güçlü adamların varsaydığı gibi bu çatlaklar parçalanmaya değil, genellikle daha yaratıcı çözümlere yol açıyor. Örneğin AB, Macaristan’ı Ukrayna yardımlarını bloke etmekten caydırmak için bütçe kesintisi mekanizmalarını kullanmayı öğrendi.
Küresel Rekabette Yeni Dengeler
Trump’ın “Amerika Birinci” politikası, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ve Rusya’nın enerji jeopolitiği, Avrupa’yı stratejik otonomi arayışına itti. AB, savunma harcamalarını artırma, kritik teknolojilerde Çin’e bağımlılığı azaltma ve Afrika’da yeni ortaklıklar kurma yönünde adımlar atıyor. Özellikle dijital vergi düzenlemeleri ve yapay zeka yasası ile küresel norm belirleyici rolünü pekiştiriyor. Bu, güçlü liderlerin hor gördüğü “bürokratik” süreçlerin aslında küresel etki yaratabildiğini kanıtlıyor.
Öte yandan, AB’nin demokratik meşruiyet arayışı da sürüyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılım oranı 2019’da %50’yi aşarak rekor kırdı. Bu, vatandaşların Brüksel’in kararlarını hâlâ sahiplendiğini gösteriyor. Güçlü liderlerin popülist söylemleri kısa vadede etkili olsa da, uzun vadede sistematik işbirliği gerektiren iklim değişikliği, pandemi hazırlığı ve siber güvenlik gibi konularda Avrupa modeli daha sürdürülebilir görünüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, güçlü liderlik ile Avrupa arasında bir denge kurmaya çalışıyor. AB ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestisi müzakereleri, bir yandan Avrupa kurumlarıyla uzlaşmayı gerektirirken, diğer yandan Ankara güçlü merkezi karar alma reflekslerini koruyor. Bu gelişme, Türkiye’nin AB’den tamamen kopmadan pragmatik işbirliği arayışının ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Küresel rekabette Avrupa’nın dayanıklılığı, Türkiye’nin hem Batı ittifakına hem de kendi bölgesel güç rolüne katkı sağlayabileceğini ortaya koyuyor.