ABD ile İran arasında varıldığı iddia edilen bir anlaşma, Gazze'deki savaş döngüsünü sona erdirme vaadi taşırken, Tariq Kenney-Shawa ve Jonah Valdez, İsrail'in Ekim 2025'te ilan ettiği sözde ateşkesin ardından bölgede yaşananları mercek altına alıyor. The Intercept'te yayımlanan analiz, “performatif ateşkes” kavramını sorgulayarak, uluslararası toplumun barış söylemlerinin sahada ne kadar karşılık bulduğunu irdeliyor. İsrail’in askeri operasyonlarını durdurma niyetinin aksine, Filistinli sivillerin maruz kaldığı şiddetin devam ettiğine dikkat çekiliyor.
Gelişmenin Arka Planı: Ekim 2025'teki Sahte Ateşkes
İsrail, Ekim 2025’te “insani ara” adı altında bir ateşkes ilan etmişti. Ancak analistlere göre bu, uluslararası baskıyı hafifletmek ve askeri hedeflere ulaşmak için taktiksel bir adımdı. Ateşkesin ardından Gazze'nin kuzeyinde yoğunlaşan hava saldırıları, sivil altyapının tahrip olmasına ve yüzlerce kişinin ölümüne yol açtı. Tariq Kenney-Shawa ve Jonah Valdez, bu dönemde İsrail’in sözde ateşkesin ardından daha da agresifleştiğini, uluslararası insancıl hukukun sistematik olarak ihlal edildiğini vurguluyor. Özellikle hastaneler, okullar ve mülteci kampları hedef alınırken, BM yardım konvoylarının engellendiği belirtiliyor.
ABD-İran anlaşması ise bu kaotik ortamda filizlendi. İran'ın bölgesel nüfuzunu sınırlama ve nükleer programına ilişkin müzakereler, ABD'nin ateşkes çağrılarını şekillendirdi. Ancak anlaşmanın detayları belirsizliğini koruyor. Uzmanlar, Tahran'ın Gazze'deki direniş grupları üzerindeki etkisini kullanarak İsrail'e karşı bir denge unsuru yaratmaya çalıştığını, ABD'nin ise bu süreci yöneterek Orta Doğu'da daha geniş bir çatışmayı önlemeyi hedeflediğini ifade ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Performans mı Gerçeklik mi?
Analiz, sözde ateşkeslerin bölgesel dinamikler üzerindeki etkisini ele alıyor. Mısır ve Katar'ın arabuluculuk çabaları, İsrail ve Hamas arasında kalıcı bir ateşkes sağlayamazken, ABD-İran anlaşması bu ülkelerin rolünü gölgede bırakıyor. Bölgedeki diğer aktörler, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İran'ın artan etkisinden endişe ederken, İsrail'in güvenlik endişeleri Filistinlilerin insani krizini gölgeliyor. Küresel açıdan ise, bu anlaşma uluslararası hukukun ve insan haklarının pazarlık konusu haline geldiğinin bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Birleşmiş Milletler’in ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin müdahale çağrıları sonuçsuz kalırken, ABD’nin vetoları ve Avrupa Birliği’nin bölünmüş duruşu, barış sürecine duyulan güveni zedeliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Gazze'deki insani krize yönelik en güçlü söylemlerden birini ortaya koyan ülkelerin başında gelse de, ABD-İran anlaşması Ankara’yı zor bir denklemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan İran ile enerji ve güvenlik alanında iş birliği yapan Türkiye, anlaşmanın bölgedeki dengeleri değiştirmesinden endişe duyuyor. Diğer yandan, İsrail’in Gazze politikalarına yönelik eleştirileri nedeniyle ABD ile ilişkileri gergin olan Ankara, bu anlaşmanın Filistin meselesini arka plana itmesinden rahatsızlık duyuyor. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji hakları ve Suriye’deki askeri varlığı da göz önüne alındığında, ABD-İran mutabakatı bölgesel nüfuz mücadelesinde yeni bir perde aralayabilir. Özellikle, anlaşmanın İran'ın nükleer programına getireceği olası sınırlamalar, Türkiye'nin enerji güvenliği ve komşularıyla ilişkileri açısından kritik öneme sahip.