Görünüşte birbirine taban tabana zıt iki düşünce akımı olan ahlaki görelilik (moral relativism) ve bağnazlık (fanaticism), aslında aynı tehlikeli sonuca işaret ediyor: hakikatin (truth) yozlaşması. Batı düşünce tarihinde sıklıkla tartışılan bu iki kavram, günümüz siyasetinde ve felsefesinde yeniden ele alınıyor. Felsefe tarihçilerine göre bu iki uç, insan aklının ve toplumsal düzenin temelini sarsan benzer mekanizmalara dayanıyor. Birini savunanlar genellikle hoşgörü ve çoğulculuk adına; diğerini savunanlar ise mutlak doğruluk ve adalet adına hakikati eziyor.
İki Uç, Tek Sonuç: Hakikatin İmkânsızlığı
Moral relativism, ahlaki ve epistemik değerlerin toplumdan topluma, çağdan çağa değiştiğini savunur. Bu bakış açısına göre ne etik ne de bilgi evrensel ölçütlere sahip değildir; her kültürün kendi gerçekliği vardır. Ancak felsefeciler, bu tavrın tutarlılık taşımadığını belirtiyor: 'Her şey görecelidir' yargısı bile kendi iddiasını mutlak bir hakikat olarak sunmaktadır. Dahası, görelilik aşırıya kaçtığında, tarihsel olaylar (örn. soykırımlar) bile 'bir bakış açısı meselesi' olarak gösterilebiliyor.
Öte yandan bağnazlık, bir düşüncenin ya da inancın mutlak doğruluğunu ilan ederek diğer tüm görüşleri yadsır. Bağnaz için hakikat, artık sorgulanamayan, tartışılamayan bir tabuya dönüşür. Bu da eleştirel düşünceyi imkânsız kılar. Bağnaz zihin, yeni bilgiye kapalıdır; mevcut şemaya uymayan her veriyi reddeder. Dolayısıyla hakikat, bu iki uçta da erir: görelilikte 'her şey' geçerlidir, bağnazlıkta ise 'tek bir şey' geçerlidir. Her iki durumda da hakikat, toplumsal uzlaşının ve akıl yürütmenin konusu olmaktan çıkar.
Küresel Siyasette Tezahürleri
Günümüzde bu iki eğilimin siyasi yansımalarını açıkça görmekteyiz. Popülist liderler, bağnazlık örneği olarak, tüm eleştirileri 'sahte haber' ya da 'düşman komplosu' ilan ederek gerçeklik karşıtı söylemlerini güçlendiriyor. Öte yandan, bazı ilerici çevreler, görelilik adına bilimsel gerçekleri (örneğin cinsiyet, iklim, tarih) tartışılır hale getiriyor; bu da toplumsal mutabakatı ve ortak değerleri aşındırıyor. Bu kutuplaşma ortamında 'gerçek' aranırken, toplumlar giderek tehlikeli bir şekilde 'sosyal medya gerçekliği' adı verilen bilgi kirliliğine teslim oluyor.
Felsefi tartışma, siyaset biliminde de karşılık buluyor. 'Hakikat sonrası' (post-truth) kavramı, 'gerçeklerin nesnelliğinin kamuoyu tarafından duygulara ve kişisel inançlara göre şekillendirildiği' dönemi tarif ediyor. Oxford Sözlüğü 2016 yılında 'post-truth'ı yılın kelimesi seçtiğinde, bu eğilimin küresel ölçekte görünürlüğünü artırdı. Siyasi kampanyalarda, diplomaside ve hatta bilim iletişiminde hakikatin taşıyıcısı olarak kabul edilen kurumlar (medya, üniversiteler, yargı) ciddi bir güven erozyonu yaşıyor.
Çözüm Arayışları ve Umut Veren Gelişmeler
Bu iki uç arasında bir denge kurmak, demokratik toplumların önündeki en büyük sınavlardan biri. Felsefeciler, hakikatin korunmasının ancak eleştirel düşünceyi, şüpheciliği ve açık diyaloğu cesaretlendiren eğitimle mümkün olduğunu savunuyor. Medya okuryazarlığı, bilgi kirliliğiyle mücadele ve adil yargı bağımsızlığı bu anlamda hayati rol oynuyor. Ayrıca, reformist dini yorumlar ve insan hakları evrensel ilkeleri, bağnazlığın ve göreliliğin kısır döngüsünü kırmada potansiyel bir çıkış yolu sunuyor.
Uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri, özellikle ifade özgürlüğü ve akademik özgürlük konularında çeşitli girişimler yürütüyor. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) medya ve bilgi okuryazarlığı programları, hakikati korumaya yönelik önemli örnekler arasında. Bu çalışmalar, toplumları; kör kabullere ve nihilist şüpheciliğe karşı donanımlı hale getirmeyi hedefliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu küresel tartışma, Türkiye için de kritik bir önem taşıyor. Türkiye, son yıllarda güçlü bir şekilde hissettiği 'bilgi kirliliği' ve 'post-truth' atmosferiyle, ahlaki görelilik ile bağnazlık arasında sıkışmış bir kamuoyuna sahip. Özellikle sosyal medyada yayılan dezenformasyon ve 'hakikat ötesi' söylemleri, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor. Siyasi aktörlerin kendi 'alternatif gerçekliklerini' yaratması, toplumsal mutabakatı zayıflatıyor. Bu durumun Türk dış politikasında da yansımaları var; uluslararası kamuoyunda Türkiye'nin itibarı etkileniyor ve diplomatik ilişkilerde güven sorunu yaşanabiliyor. Bu nedenle, Türkiye'nin medya okuryazarlığı ve eğitim politikalarını güçlendirmesi, kurumsal bağımsızlığı koruması büyük önem arz ediyor.