Fransa'da 2020 yılında eşi Delphine Jubillar'ı öldürmekten yargılanan ve geçtiğimiz haftalarda mahkum edilen Cédric Jubillar, cezaevinde suçunu itiraf etti. Jubillar, daha önce eşinin ölümüyle ilgili tüm suçlamaları reddetmiş ve cinayeti işlemediğini savunmuştu. Ancak mahkeme, ceset bulunamamasına rağmen delilleri yeterli bularak Jubillar'ı suçlu bulmuştu. Jubillar'ın itirafı, Fransız medyasında geniş yankı uyandırdı ve davanın seyrini değiştirebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Gelişmenin arka planı
Delphine Jubillar, 16 Aralık 2020 gecesi Fransa'nın güneybatısındaki Cagnac-les-Mines kasabasındaki evlerinden kaybolmuştu. Çiftin iki çocuğu varken, Cédric Jubillar başlangıçta eşinin kaçırıldığını iddia etmişti. Ancak polis soruşturması, Jubillar'ın çelişkili ifadeleri ve evde bulunan kan lekeleri nedeniyle onu baş şüpheli olarak belirlemişti. Mahkeme sürecinde savcılık, Jubillar'ın kıskançlık nedeniyle eşini öldürdüğünü ve cesedi gizlediğini öne sürmüştü. Jubillar, cinayeti reddetmekle birlikte, olay gecesi uyuduğunu ve eşinin kaybolduğunu fark etmediğini söylemişti. Mahkeme, Jubillar'ın ifadelerindeki tutarsızlıklar ve adli tıp delilleri doğrultusunda 15 yıl hapis cezasına çarptırmıştı. Jubillar'ın itirafı, cezaevinde psikolojik destek alırken geldiği belirtiliyor.
Bölgesel veya küresel boyut
Bu dava, Fransa'da kadın cinayetleri ve aile içi şiddet konusundaki tartışmaları yeniden alevlendirdi. Fransa, son yıllarda kadın cinayetlerinde artış yaşarken, yetkililer bu tür davalarda daha etkin soruşturma yapılması çağrılarını artırdı. Jubillar davası, ceset bulunamamasına rağmen mahkumiyet kararı verilmesi açısından hukuki bir emsal teşkil ediyor. Fransız hukuk sisteminde, "ceset yoksa cinayet yok" anlayışının aşıldığı bu dava, uluslararası hukuk çevrelerinde de dikkatle izleniyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin benzer davalardaki içtihatları, bu tür kararların hukuki temelini oluşturuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'de de kadın cinayetleri ve aile içi şiddetle mücadele açısından önemli bir örnek teşkil ediyor. Türkiye'de İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme sonrası kadın cinayetleri ve aile içi şiddet vakaları artarken, Jubillar davası ceset bulunamasa bile adaletin tecelli edebileceğini göstermesi açısından dikkat çekiyor. Türk hukuk sisteminde de benzer davalarda bilirkişi raporları ve dolaylı delillerin önemi giderek artıyor. Avrupa'daki bu tür gelişmeler, Türkiye'deki kadın hakları savunucuları ve hukukçular için referans niteliği taşıyor.