Küresel ekonomide on yıllardır süren düşük faiz ve bol likidite ortamı sona eriyor. Artan fon rekabeti, yatırımcıların ve politika yapıcıların dikkatini “yatırım yapılabilir sermayenin kaynakları ve kullanımları” üzerine yoğunlaştırıyor. Bu eski finansal çerçeve, yeni küresel düzende yeniden merkeze oturuyor.
Gelişmenin arka planı
2008 mali krizinden bu yana merkez bankalarının parasal genişlemeleri sayesinde sermaye piyasaları adeta bir bolluk çağı yaşadı. Ancak pandemi sonrası enflasyonla mücadele kapsamında faizlerin yükseltilmesi, bu dönemi sona erdirdi. Artık fon bulmak hem şirketler hem de devletler için daha maliyetli ve zor hale geldi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumlar, yükselen faiz ortamında gelişmekte olan ülkelerin borçlanma maliyetlerinin hızla arttığına dikkat çekiyor. Yatırımcılar artık sadece getiri değil, aynı zamanda likidite, risk ve zamanlama unsurlarını da daha dikkatli değerlendiriyor.
Bu dönem, tasarruf-yatırım dengesinin yeniden kurulmasını gerektiriyor. Sermaye fakiri ülkeler için bu, daha yüksek faiz ödemek ya da yatırımları ertelemek anlamına gelebilir. Sermaye zengini Asya ve Orta Doğu ülkeleri ise tasarruf fazlalarını daha stratejik kullanma fırsatına sahip.
Küresel boyut
Küresel sermaye akışlarının yönü değişiyor. ABD’nin Enflasyon Azaltma Yasası ve CHIPS Yasası gibi teşvikleri, yatırımları kendi sınırlarına çekiyor. Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin yatırım almakta zorlanmasına yol açarken, jeopolitik gerilimlerle birleşince teknoloji transferi ve tedarik zinciri arayışlarını da dönüştürüyor.
Özellikle yenilenebilir enerji ve teknoloji alanlarındaki büyüme, fosil yakıt yatırımlarının azalmasıyla birlikte yeni bir sermaye tahsisi sorununu gündeme getiriyor. Enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlar, artan faiz ortamında finanse edilmekte zorlanıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, yüksek dış borç ve cari açıkla mücadele eden bir ekonomi olarak artan sermaye rekabetinden olumsuz etkilenme potansiyeli taşıyor. Gelişmekte olan ülke faiz primlerindeki artış, Türkiye’nin borç çevirme maliyetini yükseltiyor. Diğer taraftan, yenilenebilir enerji ve savunma sanayii gibi stratejik sektörlere yönelik doğrudan yabancı yatırım çekmek, hem cari açığı azaltmak hem de teknoloji transferi sağlamak açısından kritik. Ancak bu ortamda, yatırımcı güvenini artıracak yapısal reformlar ve makroekonomik istikrar vazgeçilmez hale geliyor.