Filipinler'de eski Devlet Başkanı Rodrigo Duterte'nin 2016 yılında başlattığı kanlı uyuşturucuyla mücadele operasyonlarının üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen, binlerce kurbanın ailesi adalet arayışından vazgeçmiş değil. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (ICC) konuyla ilgili soruşturmasını derinleştirmesi ve olası bir davanın yaklaşması, mağdur ailelerine umut verirken, insan hakları örgütleri resmi rakamların çok üzerinde can kaybı yaşandığını belirtiyor. Duterte yönetimi sırasında polis ve bağlı gruplar tarafından binlerce kişi öldürülürken, bu operasyonların birçoğunun yargısız infaz niteliğinde olduğu iddia ediliyor.
Uyuşturucu savaşının bedeli: On binlerce ölü
Duterte'nin göreve gelir gelmez ilan ettiği uyuşturucuyla mücadele kampanyası, ülkede olağanüstü bir şiddet dalgasına yol açtı. Resmi verilere göre 2016-2022 yılları arasında 6 binin üzerinde kişi polis operasyonlarında öldürüldü. Ancak insan hakları grupları, gazetecilere ve bağımsız araştırmacılara göre gerçek sayı on binlerle ifade ediliyor. Ölenlerin büyük çoğunluğu yoksul mahallelerde yaşayan, uyuşturucu kullanıcısı veya küçük çaplı satıcı olmakla suçlanan kişilerden oluşuyor.
Kurban aileleri, sevdiklerinin çoğu zaman hiçbir yargılama olmadan, hatta bazen evlerinde veya iş yerlerinde infaz edildiğini anlatıyor. Polis raporları genellikle "silahlı direniş" veya "operasyon sırasında çatışma" gibi ifadeler kullanırken, aileler bu iddiaları reddediyor. Manila yakınlarındaki bir gecekondu mahallesinde oğlunu kaybeden 56 yaşındaki Maria Santos, "Polis eve geldi, oğlumu yere yatırdı ve kafasına sıktı. Hiçbir şey yapmadı, sadece uyuşturucu bağımlısıydı" diyerek yaşadığı travmayı anlatıyor.
ICC davası ve uluslararası baskı
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Filipinler'deki uyuşturucu savaşını 'insanlığa karşı suç' kapsamında değerlendiriyor. Filipinler, 2019 yılında ICC'den resmen çekilmiş olsa da, mahkeme ülkenin üye olduğu dönemde işlenen suçları soruşturma yetkisine sahip. ICC Başsavcısı Karim Khan, 2023 yılında yaptığı açıklamada soruşturmanın aktif olarak devam ettiğini ve yakında dava açılabileceğini duyurdu. Bu gelişme, Duterte yönetiminin eski üst düzey yetkilileri ve belki de bizzat Duterte'nin yargılanmasının önünü açabilir.
Duterte ve destekçileri ise ICC'nin yetkisini tanımadıklarını ve soruşturmanın siyasi bir komplo olduğunu savunuyor. Eski devlet başkanı, 2016'daki seçim kampanyasında vaat ettiği gibi uyuşturucuyu kökünden söküp attığını ve bunun için gerekli her türlü yöntemin meşru olduğunu söylüyor. Ancak uluslararası toplum, özellikle Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütleri, operasyonların hukukun üstünlüğünü hiçe saydığını ve sistematik bir insan hakları ihlali olduğunu belirtiyor.
Filipinler'de toplumsal ve siyasi bölünme
Uyuşturucu savaşı, Filipin toplumunda derin yaralar açtı. Duterte'nin popülist söylemleri ve sert politikaları, özellikle yoksul kesimler arasında geniş destek bulmuştu. Birçok Filipinli, uyuşturucu bağımlılığının yaygın olduğu mahallelerde suç oranlarının düştüğünü savunuyor. Ancak ölenlerin yakınları, adaletin sağlanmaması ve devletin şiddetini meşrulaştırması nedeniyle travmanın katlanarak büyüdüğünü ifade ediyor.
Şimdi ise gözler, ICC'nin atacağı adımlara çevrilmiş durumda. Eğer dava açılırsa, bu sadece Filipinler için değil, dünya genelinde devlet destekli yargısız infazlarla mücadele açısından da emsal teşkil edebilir. Ancak sürecin yıllar alabileceği ve Duterte'nin hâlâ güçlü siyasi destekçilere sahip olduğu unutulmamalı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Duterte dönemindeki Filipinler'in uyuşturucu savaşı, Türkiye için doğrudan bir gündem maddesi olmasa da, uluslararası hukuk ve insan hakları bağlamında önemli bir ders niteliği taşıyor. Türkiye, özellikle terörle mücadele ve organize suçlarla savaş gibi konularda benzer şekilde yargısız infaz iddialarıyla karşı karşıya kalabiliyor. ICC'nin bu davada vereceği karar, devlet yetkililerinin uluslararası hukuk önünde hesap verebilirliği açısından emsal oluşturabilir. Ayrıca, Asya-Pasifik bölgesinde artan otoriterleşme eğilimlerine karşı Türkiye'nin demokratik hukuk devleti vurgusunu güçlendirmesi beklenebilir. Küresel ölçekte ise, bu dava devletlerin iç güvenlik politikalarıyla insan hakları arasındaki hassas dengeyi yeniden tartışmaya açacak.