Sudan'ın batısındaki Darfur bölgesi, yıllardır süren çatışmaların gölgesinde yeni bir soykırım iddiasıyla sarsılıyor. Birleşmiş Milletler raporlarına göre, bölgede toprak anlaşmazlıkları, devlet ihmalinin yarattığı güvenlik boşluğu ve etnik temelli ayrımcılık, sivillere yönelik toplu şiddeti körüklüyor. Yaklaşık 20 yıl önce başlayan ve yüz binlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının yerinden edilmesine yol açan Darfur krizi, son haftalarda yeniden alevlenen çatışmalarla uluslararası gündemin üst sıralarına taşındı. Peki, Darfur'da kimlik siyaseti nasıl silaha dönüştü ve bölge yeniden etnik temizliğe mi sürükleniyor?
Arka Plan: Toprak ve Kimlik Çatışması
Darfur, Arap kökenli göçebe kabileler ile Afrikalı çiftçi topluluklar arasında uzun süredir devam eden toprak mülkiyeti anlaşmazlıklarına sahne oluyor. Kuraklık ve çölleşmenin etkisiyle artan rekabet, 2003 yılında Sudan Hükümeti'ne karşı silahlı grupların isyanıyla taçlandı. Yanıt olarak, dönemin devlet başkanı Ömer el-Beşir yönetimi, Arap milislere (Cancevid) destek verdi; bu milisler, Afrikalı etnik gruplara yönelik sistematik saldırılar düzenledi. BM'nin tahminlerine göre, bu süreçte 300 binden fazla kişi hayatını kaybetti, 2,5 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), 2010 yılında El Beşir hakkında soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediği gerekçesiyle tutuklama emri çıkardı. Ancak El Beşir, 2019'da devrilene kadar görevde kaldı ve yargı önüne çıkmadı. Ülkede yaşanan siyasi geçiş süreci, Darfur'daki istikrarı sağlayamadı; aksine 2023'te patlak veren Sudan Ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasındaki iktidar mücadelesi, bölgede yeni bir şiddet dalgasını tetikledi.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Darfur'daki istikrarsızlık yalnızca Sudan'la sınırlı değil; Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Libya'ya mülteci akınları, bölgesel güvenliği tehdit ediyor. Ayrıca, Rusya'nın Afrika'daki nüfuz mücadelesi, Wagner grubunun bölgedeki faaliyetleri, Körfez ülkelerinin kıtaya yönelik yatırımları, bu çatışmayı küresel bir rekabet alanına dönüştürüyor. Batılı ülkeler, soykırım iddialarını kınarken, uluslararası toplumun etkili bir müdahalede bulunamaması, krizin derinleşmesine zemin hazırlıyor. İnsan hakları örgütleri, sivillerin korunması ve yardım koridorlarının açılması için acil çağrılar yapıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Sudan ile tarihi ve dini bağları bulunan, aynı zamanda Kızıldeniz'in güvenliği açısından stratejik bir aktör. Sudan'da yaşanacak kalıcı bir istikrarsızlık, Türkiye'nin Afrika Boynuzu'ndaki askeri varlığı ve ekonomik yatırımları için risk oluşturabilir. Öte yandan, Türkiye'nin BM ve İİT bünyesinde yürüttüğü barışçıl diplomasi, bölgedeki etnik çatışmaların çözümüne katkı sağlayabilir. Bu nedenle Ankara'nın, Sudan'daki aktörlerle diyaloğu güçlendirmesi ve insani yardımları artırması, hem bölgesel istikrar hem de Türk dış politikasının ilkeleri açısından önem taşıyor.