İklim zirveleri her yıl aynı yanılsama üzerine kurulu: bir sonraki taahhüt bizi kurtaracak. Ancak gerçek farklı. Zengin dünyanın yoksul dünyaya vaat ettiği para, açıklanan ölçekte gelmiyor ve aksi yönde davranmak iklim diplomasisinin ana işi haline geldi. COP31 öncesinde Nepal gibi ülkeler, somut nakit akışı olmadan iklim taahhütlerinin anlamsız olduğunu vurguluyor.
İklim Finansmanında Vaat Edilen ve Gerçekleşen
2009 Kopenhag zirvesinde gelişmiş ülkeler, 2020 yılına kadar yıllık 100 milyar dolar iklim finansmanı sağlama sözü verdi. Bu hedefe ancak 2022'de ulaşılabildi, ancak büyük kısmı kredilerden oluşuyor ve gerçek hibe oranı düşük. Dahası, bu finansmanın çoğu, sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik projelere giderken, iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerin uyum ihtiyaçları için ayrılan pay yetersiz. Nepal gibi dağlık ülkeler, eriyen buzullar, sel ve toprak kaymalarıyla mücadele ederken, finansman mekanizmalarına erişimde büyük zorluklar yaşıyor.
Uluslararası kuruluşların raporları, iklim finansmanının büyük bir kısmının borç şeklinde sağlandığını ve bu durumun yoksul ülkelerin borç yükünü artırdığını gösteriyor. Örneğin, birçok Afrika ve Asya ülkesi, iklim projeleri için aldıkları kredileri geri ödemekte zorlanıyor. Ayrıca, finansmanın büyük bölümü özel sektör yatırımları olarak gösteriliyor, ancak bu yatırımlar genellikle kâr odaklı ve iklim direncini artırmaktan çok, enerji verimliliği gibi alanlara yöneliyor. Nepal gibi ülkeler ise doğrudan hibe ve teknoloji transferi bekliyor.
İklim diplomasisinin geldiği nokta, taahhütlerin tekrarlandığı ancak eyleme geçilmediği bir döngü. Zengin ülkeler, kendi ekonomik çıkarlarını korurken, yoksul ülkelerin iklim krizine karşı koyma kapasitesini güçlendirecek somut adımlar atmaktan kaçınıyor. Bu durum, COP31'de de benzer tartışmaların yaşanacağını gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İklim değişikliği, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde ciddi etkiler yaratıyor. Nepal, Bangladeş, Pakistan ve Filipinler gibi ülkeler, sel, kuraklık ve deniz seviyesi yükselmesi gibi felaketlerle karşı karşıya. Bu ülkeler, iklim finansmanına erişimde bürokratik engeller, yetersiz kapasite ve şeffaflık sorunları nedeniyle zorlanıyor. Ayrıca, COVID-19 salgını ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi küresel krizler, zengin ülkelerin dikkatini başka yönlere çekti ve iklim finansmanı taahhütleri arka planda kaldı.
Küresel ölçekte, iklim adaleti hareketleri, gelişmiş ülkelerin tarihsel emisyon sorumluluklarını hatırlatıyor ve daha fazla finansman taahhüdü talep ediyor. Ancak, mevcut jeopolitik ortamda, bu taleplerin karşılık bulması zor görünüyor. Özellikle ABD ve Avrupa Birliği, iç politik baskılar ve ekonomik belirsizlikler nedeniyle dış yardımları kısıtlama eğiliminde. Çin ise iklim finansmanında artan bir rol oynasa da, kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor ve gelişmekte olan ülkelere yönelik desteği sınırlı.
COP31, bu çıkmazı aşmak için bir fırsat olabilir, ancak beklentiler düşük. Nepal gibi ülkeler, somut nakit akışı ve teknoloji transferi olmadan iklim taahhütlerinin kâğıt üzerinde kalacağını vurguluyor. İklim zirvelerinin gerçek amacı, eyleme geçmek yerine diplomatik zaferler kazanmak haline gelmiş durumda.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, iklim değişikliğinden etkilenen ve aynı zamanda iklim finansmanına ihtiyaç duyan bir ülke olarak, COP31'deki tartışmaları yakından izlemeli. Türkiye, Akdeniz havzasında artan sıcaklık, kuraklık ve sel riskleriyle karşı karşıya. İklim finansmanı mekanizmalarına erişim, Türkiye'nin yeşil dönüşümünü finanse etmesi için kritik. Ancak, gelişmiş ülkelerin taahhütlerini yerine getirmemesi, Türkiye gibi ülkelerin kendi kaynaklarını kullanmasını zorunlu kılıyor. Türkiye, iklim diplomasisinde aktif rol alarak, hem kendi ihtiyaçları için finansman sağlamalı hem de gelişmekte olan ülkelerle işbirliğini güçlendirmeli. Ayrıca, iklim finansmanının adil dağıtımı için uluslararası platformlarda sesini yükseltmeli.