Çin'de kadınlar ile erkekler arasındaki toplumsal gerilim giderek tırmanırken, bu durumun ülkenin zaten kırılgan olan demografik yapısını daha da olumsuz etkilediği belirtiliyor. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, genç işsizliğinin rekor seviyelere ulaştığı bir dönemde, kadın-erkek çatışması Pekin yönetiminin nüfus sorunlarına çözüm bulma çabalarını baltalıyor. Özellikle kentsel bölgelerde eğitimli kadınların kariyer ve evlilik arasında sıkışması, erkeklerin ise ekonomik belirsizlik nedeniyle evliliği ertelemesi toplumsal cinsiyet rollerini yeniden şekillendiriyor. Çin Komünist Partisi'nin kadın hakları konusundaki söylemleri pratikte yetersiz kalırken, sosyal medyada yükselen feminist hareketler ve erkek hakları grupları arasındaki tartışmalar, yönetimin bu alandaki politikalarını zorluyor.
Gelişmenin arka planı: Nüfus düşüşü ve cinsiyet dengesizliği
Çin, 2022 yılında 61 yıl sonra ilk kez nüfus düşüşü yaşadı ve bu eğilim 2023'te de devam etti. Ülkenin doğurganlık hızı 1,2 civarında seyrederken, uzmanlar bu rakamı 'demografik felaket' olarak nitelendiriyor. Sorunun temel nedenlerinden biri, 1979'dan 2015'e kadar uygulanan tek çocuk politikası ve devam eden toplumsal cinsiyet eşitsizliği. Tarihsel nedenlerle erkek nüfus kadın nüfusundan yaklaşık 30 milyon fazla olan ülkede, evlilik oranları da ciddi şekilde düşmüş durumda. Pekin yönetimi, doğum oranlarını artırmak için 2021'de üç çocuk politikasını uygulamaya koysa da, kadınların iş gücü piyasasında karşılaştıkları ayrımcılık, çocuk bakımı maliyetleri ve konut fiyatlarındaki yükseklik gibi nedenlerle bu politika beklenen etkiyi göstermedi. Sosyal medyada 'kadın düşmanı' söylemlerin yaygınlaşması, evlilikten soğuyan genç kadın sayısını artırıyor. 'Sheng nu' (kasten bekar kalan kadınlar) olarak etiketlenen bu grup, toplumsal baskıyla karşı karşıya kalırken, erkekler arasında da 'çeyiz krizi' olarak adlandırılan bir memnuniyetsizlik hali gözlemleniyor. Eğitim seviyesi yükselen kadınlar, geleneksel ev hanımı rollerine sıcak bakmazken, düşük gelirli erkekler evlilik şansının giderek azaldığından şikayet ediyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Asya'da bir trend mi?
Çin'deki cinsiyet geriliminin benzer örnekleri, başta Güney Kore ve Japonya olmak üzere Doğu Asya ülkelerinde de görülüyor. Güney Kore'de 'düğün grevleri' ve '4B hareketi' (flört, evlilik, doğum yapmayı reddetme) olarak adlandırılan feminist akımlar, doğurganlık oranlarını dünya rekoru seviyesinde düşük bir düzeye (<0,72) itti. Japonya'da da benzer bir tablo mevcut. Çin, Güney Kore ve Japonya gibi ülkelerle birlikte, kadın-erkek eşitliğinin sağlanamamasının demografik sonuçlarını ağır bir şekilde yaşıyor. Uzmanlar, teknolojik ilerleme ve eğitim seviyesinin yükselmesiyle birlikte bu ülkelerdeki kadınların evlilik ve çocuk sahibi olma konusunda daha seçici hale geldiğini belirtiyor. Erkek egemen iş kültürü ve uzun çalışma saatlerinin yanı sıra, kadınların iş gücü piyasasında tam olarak yer alamaması da doğurganlığı baskılayan faktörler arasında. Örneğin Çin ve Japonya'da kadın yönetici oranı OECD ortalamasının oldukça altında. Bu durum, ekonomik büyümeyi tehdit edecek boyutlara ulaştı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'deki cinsiyet gerilimi ve demografik kriz, Türkiye için dolaylı ama önemli dersler içeriyor. Türkiye de benzer şekilde düşen doğurganlık oranları (1,5) ve kadın-erkek nüfus dengesizliği olmamasına rağmen, kadınların iş gücüne katılımındaki eşitsizlik ve ev işi yükünün adaletsiz dağılımı gibi sorunlarla karşı karşıya. Ayrıca, Çin-Türkiye ticari ilişkileri açısından, Çin nüfusunun yaşlanması ve ithalat yapısındaki değişim, Türk ihracatçılar için yeni fırsatlar yaratabilir. Özellikle tekstil ve gıda sektörlerinde, yaşlanan Çin nüfusuna yönelik ürün talebi artabilir. Ancak cinsiyet eşitliği alanında ilerleme kaydedemeyen bir Çin, uzun vadede küresel rekabet gücünü kaybedebilir; bu da Türkiye'nin orta vadeli ekonomik planlarında göz önüne alması gereken bir faktördür.