Son dönemde siyasi, akademik ve çeşitli kaynaklardan gelen iddialar, Çin’in aşırı üretim yaptığı ve imalat malları ihracatının haksız rekabet avantajı sağladığı yönünde yoğunlaşıyor. Bu iddialar, ticaret ortaklarının korumacı önlemler almasını haklı çıkaran bir argüman olarak sunuluyor. Ancak uzmanlar, bu söylemin sanayi sonrası ekonomilerin temel sorunlarını örtbas ettiğini ve asıl meselenin yapısal dönüşüm olduğunu vurguluyor. Çin’i günah keçisi ilan etmek, Batı ülkelerindeki işsizlik ve üretim kaybının gerçek nedenlerini görmezden gelmek anlamına geliyor.
Korumacılık çözüm mü, bahane mi?
Çin’in ihracatındaki artış, özellikle yeşil enerji ve teknoloji alanlarında, küresel ticaret dengesini yeniden şekillendiriyor. ABD ve Avrupa Birliği, yerli sanayilerini korumak için gümrük tarifeleri ve kotalar gibi önlemleri devreye sokmaya hazırlanıyor. Ancak bu tedbirler, kısa vadede siyasi bir kazanım sağlasa da, uzun vadede sürdürülebilir bir istihdam artışı getirmiyor. Sanayi sonrası ekonomiler, üretim kapasitelerini kaybettikçe, korumacılık ithalatı sadece pahalı hale getiriyor ve tüketici refahını düşürüyor. Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre, tarife artışları genellikle hedeflenen sektörlerde iş kaybını önleyemiyor; aksine tedarik zinciri maliyetlerini yükselterek rekabet gücünü zayıflatıyor.
Bu noktada, Çin’in üretim fazlası yerine, Batılı ekonomilerin eğitim, altyapı ve inovasyona yeterli yatırım yapmaması asıl sorun olarak öne çıkıyor. Boston Consulting Group’un 2024 raporuna göre, ABD’de imalat sektöründe kaybedilen her 10 işten 8’i otomasyon ve verimlilik artışı nedeniyle yok oldu; Çin’in ticaret politikalarının payı ise sadece 2 iş. Dolayısıyla, Çin’i suçlamak, yerel politikacıların yapısal reformlardan kaçmasına yarıyor.
Küresel ticarette yeni denklem
Çin’in üretim kapasitesi, düşük maliyetli iş gücü ve devlet destekleriyle değil, aynı zamanda AR-GE yatırımları ve ölçek ekonomisiyle de besleniyor. Örneğin, güneş paneli üretiminde Çin, küresel pazarın %80’inden fazlasını kontrol ediyor. Bu durum, diğer ülkelerin karbon nötr hedeflerine ulaşması için Çin’e bağımlılığını artırıyor. Ancak bu bağımlılık, karşılıklı ticaret anlaşmazlıklarının daha da derinleşmesine yol açabilir. Özellikle ABD’nin Çin’e yönelik çip ambargoları ve yeşil enerji vergileri, küresel tedarik zincirlerini yeniden şekillendiriyor.
Bölgesel boyutta, Güneydoğu Asya ülkeleri Çin’den daha fazla yatırım çekerken, Avrupa Birliği “yeşil korumacılık” olarak adlandırılan sınırda karbon vergisi gibi araçlarla kendini korumaya çalışıyor. Bu karmaşık tablo, gelişmekte olan ülkeler için de zorluklar yaratıyor: Çin’in ucuz ürünleri, yerel sanayileri zayıflatırken, korumacı önlemler de onların ihracatını daraltıyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) 2025 raporu, korumacı politikaların en çok düşük gelirli ülkelere zarar verdiğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin’e yönelik korumacılık dalgası, Türkiye için hem fırsat hem de risk barındırıyor. Türkiye, tekstil ve otomotiv gibi sektörlerde Çin’in rakibi konumunda; bu nedenle Çin’e uygulanan tarifeler, Türk ihracatçılarına kısa vadede avantaj sağlayabilir. Öte yandan, Türkiye’nin Çin’den ithal ettiği ara malların maliyeti artarsa, enflasyonist baskılar derinleşebilir. Türkiye, AB’nin yeşil dönüşüm hedefleriyle uyumlu üretim modellerine geçerek bu yeni ticaret savaşında yerel sanayisini güçlendirmeli. Ayrıca, Çin ile dengeli bir ticaret ilişkisi sürdürmek, Ankara’nın Asya’daki diplomatik manevra alanını genişletebilir.