Uydu görüntüleri, Çin'in Tibet'teki en büyük Budist eğitim kurumlarından biri olan Larung Gar Budist Akademisi'nde yıkım çalışmalarını yeniden başlattığını gösterdi. Sürgündeki Tibetliler ve uluslararası insan hakları örgütleri, yıkımın dini özgürlükleri kısıtlamak ve etnik birlik yasasının kapsamını genişletmek amacıyla yapıldığını belirtiyor. Son haftalarda çekilen uydu fotoğrafları, keşişlerin ve rahibelerin yaşadığı binlerce konutun yıkıldığını veya boşaltıldığını ortaya koyuyor.
Larung Gar'da Yıkımın Boyutları
Larung Gar, Tibet'in doğusundaki Garzê Tibet Özerk İli'nde, Serthar (Sêrtar) bölgesinde yer alıyor. 1980'lerde kurulan akademi, zamanla 40.000'e varan keşiş ve rahibeye ev sahipliği yaparak dünyanın en büyük Budist eğitim merkezlerinden biri haline gelmişti. Ancak 2001'den bu yana Çin hükümeti, bölgede çeşitli gerekçelerle yıkımlar gerçekleştiriyor. 2016'da başlatılan geniş çaplı yıkım dalgasında binlerce konut yıkılmış, binlerce kişi bölgeden tahliye edilmişti. Yetkililer, yıkımların "şehir planlaması" ve "güvenlik" gerekçesiyle yapıldığını savunuyor. Ancak uydu görüntüleri, yıkımın sistematik bir şekilde devam ettiğini ve akademinin küçültülmeye çalışıldığını gösteriyor. Son görüntülerde, daha önce ayakta olan çok sayıda binanın moloz haline geldiği, bazı alanların ise tamamen boşaltıldığı görülüyor.
Uluslararası insan hakları kuruluşları, Çin'in bu uygulamalarla Tibet'teki dini ve kültürel kimliği zayıflatmayı, Budist eğitim kurumlarını kontrol altına almayı ve bölgede etnik birlik yasasının etkisini artırmayı hedeflediğini belirtiyor. 2020'de yürürlüğe giren yeni etnik birlik yasası, Tibet ve diğer azınlık bölgelerinde Çin merkezli bir kimlik oluşturmayı amaçlıyor. Sürgündeki Tibet hükümeti ve çeşitli sivil toplum kuruluşları, bu yasayı Tibetlilerin kültürel ve dini özerkliğine yönelik bir tehdit olarak görüyor.
Uluslararası Tepkiler ve Bölgesel Dengeler
Çin hükümeti, Tibet'teki politikalarını "ayrılıkçılığı önleme" ve "istikrarı sağlama" çerçevesinde meşrulaştırıyor. Dışişleri Bakanlığı sözcüleri, yıkımların yerel halkın güvenliği ve bölgenin kalkınması için gerekli olduğunu savunuyor. Ancak Birleşmiş Milletler insan hakları uzmanları ve çeşitli ülkeler, Çin'i Tibet'te dini özgürlükleri ihlal etmekle suçluyor. ABD ve Avrupa Birliği, zaman zaman Tibet'teki insan hakları durumuna ilişkin endişelerini dile getiriyor, ancak Çin ile ekonomik ilişkileri nedeniyle sert yaptırımlardan kaçınıyor.
Larung Gar'daki yıkım, Tibet'in dini ve kültürel dokusuna yönelik daha geniş bir baskı politikasının parçası olarak görülüyor. Son yıllarda Çin, Tibet'teki manastırlara yönelik katı denetimler getirmiş, keşiş ve rahibelerin sayısını sınırlamış, dini eğitim müfredatına müdahale etmiş ve bazı durumlarda Budist liderleri tutuklamıştı. Bu politikalar, Tibet'teki dini pratikleri ve kültürel mirası ciddi şekilde etkiliyor. Uluslararası toplumun tepkisi ise genellikle sözlü kınamalarla sınırlı kalıyor; Çin'in artan küresel ekonomik ve siyasi ağırlığı, birçok ülkenin Tibet konusunda sessiz kalmasına yol açıyor.
Bölgedeki gelişmeler, Asya-Pasifik'teki güç dengeleri açısından da önem taşıyor. Çin'in Tibet'teki uygulamaları, komşu ülkelerdeki azınlık grupları ve dini topluluklar üzerinde de endişe yaratıyor. Özellikle Hindistan, Nepal ve Butan gibi Tibet Budizmi'nin yaygın olduğu ülkelerde, Çin'in politikaları dikkatle izleniyor. Ancak bu ülkeler, Çin ile olan ekonomik ve stratejik ilişkileri nedeniyle açık eleştiriden kaçınıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'in Tibet'teki Budist akademisini yıkması, Türkiye'nin doğrudan bir çıkar alanına girmese de, küresel insan hakları ve dini özgürlükler bağlamında önemli bir sınav oluşturuyor. Türkiye, tarihsel ve kültürel bağlarının bulunduğu Türkistan (Doğu Türkistan) başta olmak üzere, Çin'in azınlık politikalarını yakından izliyor. Ancak Ankara, Çin ile ekonomik ve stratejik ilişkilerini dengede tutmaya çalışıyor. Bu olay, Türkiye'nin insan hakları söylemi ile ekonomik çıkarları arasındaki gerilimi yansıtıyor. Ayrıca, Çin'in Tibet'teki uygulamaları, uluslararası toplumun dini özgürlükler konusundaki tutumunu sorgulatıyor ve Türkiye gibi ülkeler için çok taraflı platformlarda pozisyon belirleme açısından bir referans noktası oluşturuyor.