Batı, otuz yıl boyunca Çin hakkında rahatlatıcı bir hikaye anlattı. Teoriye göre, Çin küresel ticaret sistemine dahil edilirse piyasa güçleri gerisini getirecekti: refah bir orta sınıf yaratacak, orta sınıf da zamanla siyasi bir ses talep edecekti. Pekin, Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTO) 2001'de katıldı ve bu beklentiler daha da arttı. Ancak yirmi yılı aşkın süre sonra, bu varsayımların ne kadar yanıltıcı olduğu ortaya çıkıyor. Çin, ekonomik büyümesini sürdürse de, siyasi liberalleşme bir yana, daha da otoriterleşti. Üstelik ekonomik modeli, borç, emlak balonu ve demografik kriz gibi yapısal çatlaklarla sarsılıyor. Bu paradoks, Batı'nın Çin'e yönelik politikalarını yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor.
Batı'nın Yanılgısı: Ekonomik Entegrasyon Siyasi Değişim Getirmedi
Soğuk Savaş sonrası dönemde, Batılı karar alıcılar, ticaret ve yatırımın otoriter rejimleri yumuşatacağına inanıyordu. Çin'in DTO'ya katılımı, bu inancın somut adımıydı. Ancak Pekin, piyasa ekonomisinin gerektirdiği reformları kısmen uygularken, siyasi kontrolü hiç gevşetmedi. Aksine, Xi Jinping döneminde partinin her alandaki hakimiyeti arttı. İnternet sansürü, sivil toplumun baskılanması ve özel sektör üzerindeki denetim yoğunlaştı. Batılı şirketler, Çin pazarına erişim için teknoloji transferi ve ortak girişim zorunluluklarına katlandı; ancak bu, siyasi dönüşüm getirmedi. Bugün ABD ve Avrupa, Çin'i sistemik bir rakip olarak tanımlıyor. Ticaret savaşları, yaptırımlar ve teknoloji ihracat kontrolleri, bu hayal kırıklığının ürünü.
Çin'in ekonomik mucizesi, aslında kırılgan bir zemine dayanıyor. Ülke, gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) önemli bir kısmını borçla finanse edilen altyapı ve emlak yatırımlarına borçlu. Toplam borç, GSYH'nin yüzde 300'ünü aşmış durumda. Emlak devi Evergrande'nin 2021'de temerrüde düşmesi, sektördeki çatlağı gözler önüne serdi. Yerel yönetimlerin gizli borçları ve gölge bankacılık, finansal istikrarı tehdit ediyor. Ayrıca, nüfus yaşlanıyor ve işgücü azalıyor. 2022'de nüfus ilk kez azaldı. Bu demografik daralma, uzun vadeli büyüme potansiyelini sınırlıyor. Genç işsizliği rekor seviyelerde; yüzde 20'yi aşan oranlar, sosyal huzursuzluk riskini artırıyor.
Küresel Yansımalar: Ticaret, Teknoloji ve Jeopolitik
Çin'in yapısal sorunları, küresel ekonomiyi de yakından ilgilendiriyor. Dünya ticaretinin lokomotifi olan Çin'deki bir yavaşlama, emtia fiyatlarından tedarik zincirlerine kadar geniş bir alanı etkiliyor. Batı, Çin'e bağımlılığı azaltmak için "derisking" (riskten arındırma) politikası izliyor. ABD, çip ihracatını kısıtlarken, Avrupa Birliği de kritik teknolojilerde Çin'e bağımlılığı sorguluyor. Ancak Çin, küresel üretimde hala merkezi bir konumda. Özellikle yeşil enerji ve elektrikli araçlarda liderliği sürdürüyor. Bu ikilem, Batı'nın Çin'le ilişkilerinde çelişkili bir tutum sergilemesine yol açıyor: bir yandan işbirliği, diğer yandan rekabet.
Jeopolitik olarak, Çin'in kırılgan ekonomisi, dış politikada daha agresif adımlar atmasına neden olabilir. Tayvan konusundaki gerilim, Güney Çin Denizi'ndeki iddialar ve Kuşak-Yol Girişimi, Pekin'in küresel nüfuzunu artırma çabasının parçası. Ancak ekonomik sorunlar, bu projelerin sürdürülebilirliğini tehlikeye atıyor. Birçok ülke, Çin kredileriyle borç tuzağına düşmekten endişeli. Sri Lanka, Zambiya ve Pakistan gibi ülkeler, Çin borçlarını yeniden yapılandırmak zorunda kaldı. Bu durum, Çin'in yumuşak gücünü zayıflatıyor. Ayrıca, Rusya ile yakınlaşması ve Batı'ya meydan okuması, yeni bir soğuk savaş dinamikleri yaratıyor.
Çin'in iç sorunları, siyasi istikrarı da tehdit ediyor. Xi Jinping'in üçüncü dönemi, ekonomik durgunluk ve artan baskıyla aynı döneme denk geldi. Hükümet, pandemi sonrası toparlanmayı teşvik etmek için faiz indirimleri ve vergi muafiyetleri gibi önlemler aldı, ancak etkisi sınırlı kaldı. Özel sektöre yönelik baskılar, girişimciliği zayıflattı. Gençler arasında "tang ping" (uzanıp yatma) akımı, geleceğe dair umutsuzluğu yansıtıyor. Parti, bu hoşnutsuzluğu kontrol altında tutmak için gözetimi artırıyor. Ancak uzun vadede, ekonomik refah olmadan siyasi meşruiyetin sürdürülmesi zor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'in ekonomik kırılganlıkları ve Batı ile artan rekabeti, Türkiye için hem riskler hem fırsatlar barındırıyor. Türkiye, Çin ile ticaret açığını kapatmak için Kuşak-Yol projelerine ilgi gösteriyor; ancak bu projelerin borç yükü ve stratejik bağımlılık riski dikkate alınmalı. Çin'in yavaşlaması, Türk ihracat pazarlarını olumsuz etkileyebilir. Öte yandan, Batı'nın Çin'den uzaklaşma çabaları, Türkiye'yi alternatif üretim üssü olarak öne çıkarabilir. Ancak Ankara'nın hem Batı hem Çin ile dengeli ilişkiler yürütmesi, dış politika esnekliğini koruması açısından kritik. Çin'in otoriterleşmesi ve insan hakları ihlalleri, Türkiye'nin demokratik kimliğiyle çelişmemeli.