Çin Komünist Partisi rejimi, ülkedeki Katolikleri yeraltı kilise yapılarından vazgeçmeye ve devlet onaylı cemaatlere katılmaya zorlamaya devam ediyor. Pekin yönetiminin bu baskıcı politikasına karşı Vatikan'ın sessiz kalması, uluslararası kamuoyunda ve Katolik dünyasında geniş yankı uyandırdı. Çin'deki dini özgürlük ihlallerine ilişkin endişeler giderek artarken, Vatikan'ın Çin ile diplomatik ilişkileri koruma çabasının bu sessizliğe yol açtığı ileri sürülüyor.
Gelişmenin Arka Planı
Çin'de Katolik Kilisesi, devlet tarafından tanınan ve Çin Katolik Yurtseverler Birliği'ne bağlı olan cemaatler ile Roma'ya bağlı yeraltı kiliseleri arasında bölünmüş durumda. Rejim, özellikle son yıllarda yeraltı cemaatlerine yönelik baskıları artırmış, bu kiliselerin liderlerini tutuklamış veya gözaltına almıştır. Çin hükümeti, tüm dini faaliyetlerin devlet denetiminde olması gerektiğini savunarak, yeraltı cemaatlerini yasa dışı ilan etmektedir. Bu bağlamda Çin, Katoliklerin devlet onaylı kiliselere katılımını teşvik etmek için çeşitli baskı araçları kullanmaktadır.
Vatikan'ın bu konudaki tutumu ise eleştirilere hedef olmaktadır. 2018 yılında Vatikan ile Çin arasında imzalanan geçici anlaşma, piskopos atamalarında Çin'in de söz sahibi olmasını öngörmüştü. Anlaşma o dönemde, Çin'deki Katoliklerin durumunu iyileştireceği umuduyla memnuniyetle karşılanmıştı. Ancak uygulamada, bu anlaşmanın Çin'e daha fazla baskı alanı açtığı ve yeraltı kiliselerinin korunmasını zayıflattığı yönünde eleştiriler bulunuyor. Vatikan'ın resmi açıklamalarında, diyalog yolunun tercih edildiği ancak Çin'in baskıcı uygulamalarına karşı net bir tavır alınmadığı görülüyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Çin'in Katoliklere yönelik asimilasyon politikası, sadece dini özgürlükler açısından değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler bağlamında da önem taşıyor. Çin, küresel bir güç haline gelirken, iç politikadaki dini baskılar uluslararası toplumun dikkatini çekiyor. ABD ve Avrupa Birliği, Çin'deki dini özgürlük ihlallerine dair endişelerini dile getiriyor ancak ekonomik çıkarlar nedeniyle somut adımlar atmaktan kaçınıyor. Özellikle, Papa Francis'in Çin ile diyalog politikası, bazı Katolik çevrelerde eleştirilirken, Çin'deki Hristiyan topluluklar da bu sessizliğin kendilerini yalnız bıraktığını hissediyor.
Küresel Katolik nüfusunun yaklaşık 10 milyonuna ev sahipliği yapan Çin'deki bu gelişmeler, din-devlet ilişkileri modeli açısından da örnek teşkil ediyor. Çin'in komünist ideolojisi ile dini inanç arasındaki gerilim, Asya'daki diğer otoriter rejimler için de bir model oluşturma potansiyeli taşıyor. Bu nedenle, Vatikan'ın sessizliği sadece Çin'deki Katolikler için değil, dünya genelinde dini özgürlüklerin korunması açısından da kritik bir sınav olarak görülüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin dış politikasında dini özgürlükler ve insan hakları vurgusu yapan bir ülke olarak dikkatle takip etmesi gereken bir konudur. Çin'in azınlıklara ve dini gruplara yönelik politikaları, Türkiye'nin Uygur Türklerine yönelik endişeleriyle paralellik göstermektedir. Türkiye, Çin ile ekonomik ilişkilerini sürdürürken, bu tür insan hakları ihlallerine karşı uluslararası platformlarda ses çıkarmalıdır. Ayrıca, Vatikan'ın bu konudaki sessizliği, benzer durumlarla karşılaşan Türkiye'nin diplomatik ittifaklarını gözden geçirmesine neden olabilir. Küresel dini özgürlüklerin korunması, Türkiye'nin de çıkarınadır.