ABD Başkanı Donald Trump'ın, 17 Haziran'da Fransa'nın Evian-les-Bains kentinde düzenlenen G7 Zirvesi'nde Çin'e, ABD-İsrail ittifakının İran'a yönelik savaşında "tarafsız" kaldığı için teşekkür etmesi, bir yıl önce hayal bile edilemeyecek bir sahneydi. Bu jest, Trump'ın bir süredir devam eden Çin yatıştırma politikasının bir parçası gibi görünse de, aslında Pekin'in son yıllarda İran dosyasında izlediği stratejinin başarısını ortaya koyuyor. Çin, ne doğrudan askeri müdahale ne de ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalmadan, Tahran üzerindeki nüfuzunu artırmayı başardı.
Pekin'in "Güç Yansıtmama" Doktrini
Çin, geleneksel Batılı güçlerin aksine, askeri güç projeksiyonuna dayanmayan bir dış politika izliyor. Bunun yerine, ticaret, yatırım ve altyapı projeleri yoluyla ülkeleri kendine bağlıyor. İran'da da durum farklı değil. Pekin, Tahran'ın en büyük ticaret ortağı ve en büyük ham petrol alıcısı konumunda. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında İran'a yapılan yatırımlar, ülkeyi Çin ekonomisine sıkı sıkıya bağlamış durumda. Bu sayede Çin, İran üzerinde önemli bir ekonomik nüfuz elde ederken, siyasi olarak tarafsız görüntüsünü koruyabiliyor. Trump'ın teşekkürü de işte bu ikili yapıya işaret ediyor: Çin, ABD'yi doğrudan karşısına almadan İran'la ilişkilerini sürdürebiliyor.
Uzmanlara göre Çin, İran'ı sadece bir enerji kaynağı olarak değil, aynı zamanda Ortadoğu'da stratejik bir ortak olarak görüyor. Tahran yönetimi, Pekin'in bölgede Suudi Arabistan ve İsrail ile kurduğu denklemde önemli bir koz. Ayrıca İran, Çin'in silah ve teknoloji ihracatı için de önemli bir pazar. Tüm bu faktörler, Çin'in İran konusunda agresif bir tutum takınmasını engelliyor. Ancak bu pasif görüntü, aslında aktif bir çıkar hesaplamasının ürünü.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Bir Denge Denklemi
Trump'ın Çin'e teşekkürü, ABD-Çin rekabetinin İran üzerinden şekillenen yeni bir cephesini de gözler önüne seriyor. ABD, İran'ı tecrit etmeye ve ekonomisini çökertmeye çalışırken, Çin tam tersi bir politika izleyerek Tahran'ı küresel ekonomiye entegre ediyor. Bu durum, ABD'nin yaptırım politikalarının etkinliğini zayıflatıyor. Aynı zamanda Çin, Rusya ile birlikte İran'a diplomatik destek sağlayarak, Batılı güçlere karşı alternatif bir blok oluşturuyor. G7 Zirvesi'nde Trump'ın Çin ve Rusya'ya teşekkür etmesi, bu bloğun varlığını kabul etmek anlamına geliyordu.
Bu yeni denklem, sadece Ortadoğu'yu değil, Asya-Pasifik bölgesini de etkiliyor. Çin, İran'la ilişkilerini kullanarak, ABD'ye karşı elini güçlendiriyor. Örneğin, İran ham petrolüne bağımlı ülkeler, Çin'in arabuluculuğunda Tahran'la müzakere ediyor. Bu da Pekin'e, enerji piyasalarında ve diplomatik arenada ek bir manevra alanı sağlıyor. Ancak bu strateji riskler de içeriyor. ABD-İsrail ittifakının İran'a askeri müdahalesi durumunda, Çin'in kazanımları tehdit altına girebilir. Pekin'in bu nedenle Tahran'ı savaştan uzak tutmaya çalışması, "güç yansıtmama" stratejisinin bir diğer boyutu olarak okunabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Çin'in İran stratejisinden doğrudan etkilenen ülkeler arasında yer alıyor. Ankara, İran'la komşu olması ve enerji ithalatının bir kısmını Tahran'dan karşılaması nedeniyle, İran'a yönelik yaptırımlarda ABD ile Çin arasında bir denge kurmak zorunda. Türkiye, ABD'nin yaptırımlarına katılmazken, Çin'in İran'a yaptığı yatırımlardan ve ticaretten pay almaya çalışıyor. Ancak bu durum, Türkiye'nin NATO müttefiki ABD ile ilişkilerinde gerilime yol açabiliyor. Ayrıca, Çin'in İran'da artan nüfuzu, Türkiye'nin bölgesel projeleri (örneğin, Kuşak ve Yol'un Türkiye kolu) için yeni bir rekabet unsuru haline gelebilir. Kısacası, Çin'in "güç yansıtmadan nüfuz" stratejisi, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor.