Çin liderlerinin yaklaşık 20 yıl önce ekonomiyi yeniden dengeleme ihtiyacını ilk kez kabul etmelerinden bu yana, bu bir an meselesi gibi görünüyordu. Ancak hanehalkı tüketiminin GSYİH içindeki payı inatla düşük kalırken, yetkililerin iç talebi artırma vaatleri tüm inandırıcılığını yitirdi. Son verilere göre, özel tüketim Çin ekonomisinin yaklaşık %38'ini oluşturuyor; bu oran gelişmiş ekonomilerde %60'ın üzerindedir. Bu durum, Pekin'in yıllardır sürdürdüğü yatırım ve ihracat odaklı büyüme modelinden tüketim odaklı bir modele geçiş yapma hedefinin henüz gerçekleşmediğini gösteriyor.
Dengelenemeyen Ekonomi
2000'li yılların başında, Çinli yetkililer ekonominin aşırı yatırım ve ihracata bağımlı olduğunu fark etti. Dengelenmiş bir büyüme modeli öngörüldü: hanehalkı tüketiminin payı artacak, yatırımın payı ise azalacaktı. Ancak 2008 küresel mali krizi sonrası Pekin'in devasa teşvik paketleri, altyapı ve gayrimenkul yatırımlarını daha da körükledi. Sonuçta, yatırımın GSYİH içindeki payı %40'ın üzerinde seyrederken, tüketim aynı seviyede kaldı. Bu dengesizlik, Çin'in borçluluğunu artırdı: toplam borç GSYİH'nın %300'üne yaklaştı. Özellikle kurumsal borç, dünyanın en yüksekleri arasında yer alıyor. Yetkililerin son yıllarda tüketimi teşvik etmek için uyguladığı politikalar da sınırlı kaldı; vergi indirimleri ve kırsal kesime yönelik sübvansiyonlar, beklenen tüketim patlamasını yaratamadı.
Hanehalkı tüketiminin düşük olmasının birkaç nedeni var. Birincisi, güçlü bir sosyal güvenlik ağının olmaması: Çinliler sağlık, eğitim ve emeklilik için yüksek miktarda tasarruf yapmak zorunda kalıyor. İkincisi, hanehalkı gelirlerinin milli gelir içindeki payı düşük; kârlar ve devlet gelirleri daha büyük bir dilimi alıyor. Üçüncüsü, konut fiyatlarındaki aşırı artış, hanehalkı borçluluğunu yükseltti ve tüketici güvenini zedeledi. Son olarak, demografik yaşlanma da tüketimi baskılıyor: yaşlılar daha az harcıyor, gençler ise gelecek kaygısıyla daha çok biriktiriyor.
Küresel Etkiler ve Gelecek
Çin'in yeniden dengeleme başarısızlığı, küresel ekonomi için önemli sonuçlar doğuruyor. Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olarak küresel talebin önemli bir itici gücü. Tüketim odaklı büyüme, Çin'in diğer ülkelerden daha fazla mal ve hizmet ithal etmesi anlamına gelirdi. Ancak mevcut model, Çin'in daha fazla ihracata dayanması ve küresel ticaret dengesizliklerini sürdürmesi anlamına geliyor. Ayrıca, aşırı yatırım, Çin'de kapasite fazlası yarattı; bu da çelik, alüminyum gibi sektörlerde küresel fiyatları baskılıyor ve ticaret anlaşmazlıklarına yol açıyor. Öte yandan, Çin'in yavaşlayan büyümesi, başta Doğu Asya olmak üzere tedarik zincirleri aracılığıyla diğer ülkeleri de etkiliyor. Uluslararası Para Fonu (IMF), Çin'in yeniden dengeleme konusunda daha kararlı adımlar atması gerektiğini vurguluyor; aksi takdirde küresel büyüme risk altında.
Pekin yönetimi son olarak “ortak refah” girişimi ile gelir dağılımını iyileştirmeyi ve tüketimi artırmayı hedefliyor ancak bu çabalar henüz somut sonuç vermedi. Teknoloji şirketlerine yönelik düzenlemeler ve emlak sektöründeki sorunlar, kısa vadede tüketici güvenini daha da zayıflatabilir. Uzun vadede ise, Çin'in demografik yapısı ve düşük verimlilik artışı, yapısal dönüşümü zorlaştırıyor. Uzmanlar, Çin'in mevcut büyüme modelini terk etmeden sürdürülebilir bir kalkınma yakalayamayacağı görüşünde. Dolayısıyla, Çin'in yeniden dengeleme süreci hem yurt içinde hem de küresel ölçekte belirsizliğini koruyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'in dengesiz büyümesi, Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler için çifte etki yaratıyor. Birincisi, Çin'in ithalat talebinin düşük kalması, Türkiye'nin Çin'e ihracat potansiyelini sınırlıyor; Türkiye, Çin pazarında tarım ve otomotiv gibi sektörlerde daha fazla pay alamıyor. İkincisi, Çin'in aşırı üretim kapasitesi, Türkiye'nin ihraç ettiği ürünlerde küresel fiyatları aşağı çekerek rekabeti zorlaştırıyor. Öte yandan, Çin'den gelecek doğrudan yatırımların Türkiye'ye yönelmesi, iki ülke arasındaki ticaret dengesizliğini azaltabilir. Ancak Çin'in küresel ekonomide yavaşlaması, Türkiye'nin büyümesini de dolaylı olarak etkileyebilir. Bu nedenle Ankara'nın, Çin'le ticaret ve yatırım ilişkilerini çeşitlendirmesi ve kendi iç talebini güçlendirmesi stratejik önem taşıyor.