Çin’in Japonya’ya yönelik son dönemde artan baskıcı politikaları, Şubat ayında yapılan Liberal Demokrat Parti başkanlık seçiminde Sanae Takaichi’nin ezici zaferiyle birlikte yeniden sorgulanmaya başlandı. Pekin’in koersif yaklaşımının ters tepebileceğine dair işaretler olsa da, Çinli stratejistler bu tutumun yalnızca ikili ilişkileri şekillendirmekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki caydırıcılık kapasitesini test etmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olduğunu savunuyor.
Gelişmenin arka planı: Takaichi’nin yükselişi ve Çin’in tepkisi
Şubat 2025’te gerçekleşen LDP liderlik seçiminde aşırı milliyetçi kanadın adayı olarak bilinen Sanae Takaichi, rakibi Shigeru Ishiba’yı açık ara farkla mağlup ederek partinin başına geçti. Takaichi, geçmişteki Çin karşıtı söylemleri ve tarih konusundaki tavizsiz tutumuyla tanınıyor. Çin resmi medyası, Takaichi’nin zaferini ‘Japonya’nın sağa kayışı’ olarak yorumlarken, Pekin yönetimi Tokyo ile ilişkilerde daha temkinli bir dil kullanmaya özen gösterdi. Ancak Çin’in Doğu Çin Denizi’ndeki devriye uçuşları ve Senkaku/Diaoyu Adaları çevresindeki deniz hareketliliği seçim sonrasında da devam etti. Uzmanlar, Çin’in asıl hedefinin Takaichi’yi korkutmak değil, ABD’nin Japonya’ya verdiği güvenlik garantilerinin sınırlarını görmek olduğuna inanıyor.
Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mao Ning, haftalık basın toplantısında “Çin-Japonya ilişkileri karmaşık bir yapıya sahiptir ve tek bir seçim sonucu üzerinden değerlendirme yapmak doğru değildir” açıklamasını yaptı. Ancak Pekin’in asıl endişesi, Takaichi’nin ABD ile güvenlik işbirliğini derinleştirme vaatleriydi. Takaichi, kampanya sürecinde ABD ile ortak nükleer caydırıcılık mekanizmalarının güçlendirilmesi ve Japonya’nın savunma harcamalarının GSYH’nin %2’sine çıkarılması sözünü vermişti.
Bölgesel ve küresel boyut: Çin’in ABD caydırıcılığını sınaması
Çin’in Japonya’ya yönelik koersif taktikleri, aslında ABD’nin Asya-Pasifik’teki müttefiklerine sağladığı güvenlik şemsiyesinin ne kadar sağlam olduğunu test etmek için tasarlanmış bir strateji olarak görülüyor. Pekin, Washington’un Japonya’yı askeri bir çatışmada ne ölçüde savunacağını anlamaya çalışıyor. Bu bağlamda, Çin’in hava savunma kimlik bölgesi (ADIZ) ihlalleri ve askeri tatbikatların sıklığı, ABD’nin bölgedeki varlığına meydan okuma amaçlı. Özellikle Tayvan konusundaki gerilimlerin arttığı bir dönemde, Çin’in Japonya üzerinden ABD’nin kararlılığını ölçmeye çalıştığı belirtiliyor.
Asya-Pasifik’teki güç dengesi, Çin’in yükselişiyle birlikte hızla değişiyor. ABD’nin müttefikleri, özellikle Japonya, Avustralya ve Filipinler, Çin’in artan saldırganlığına karşı savunma işbirliklerini derinleştiriyor. Japonya’nın yeni lideri Takaichi, ABD’nin yanı sıra Hindistan ve Avustralya ile dörtlü güvenlik diyaloğunu (Quad) canlandırma sözü verdi. Çin ise bu gelişmeleri “Soğuk Savaş zihniyeti” olarak nitelendiriyor ve kendi bölgesel hegemonyasını pekiştirmek için ekonomik bağımlılık ve askeri caydırıcılık araçlarını kullanıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin-ABD-Japonya arasındaki bu üçgen dinamik, Türkiye’nin Asya-Pasifik bölgesine yönelik dış politikası açısından dolaylı ancak önemli sonuçlar doğuruyor. Türkiye, Çin ile ekonomik ilişkilerini derinleştirirken, aynı zamanda NATO müttefiki olarak ABD’nin bölgesel güvenlik stratejilerine de bağlı. Çin’in ABD caydırıcılığını test etme girişimleri, Batı ittifakının uyumunu zorlayabilir ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisini etkileyebilir. Ayrıca, Tayvan krizi veya Doğu Çin Denizi’ndeki bir çatışma, küresel tedarik zincirlerini sekteye uğratarak Türkiye ekonomisini de etkileyebilir. Ankara, bu süreçte hem Pekin hem Washington ile dengeli bir ilişki yürütmek zorunda kalacaktır.