Yeni belgesel To Use a Mountain, Amerika Birleşik Devletleri'nin kırsal kesimlerinde yer alan yerli topraklarının nükleer atık depolama sahasına dönüştürülmesine karşı verilen mücadeleyi ve kazanılan zaferi perdeye taşıyor. Film, çevresel adalet ve yerli hakları ekseninde, federal hükümetin ve özel şirketlerin bu bölgeleri nasıl birer 'çöplük' olarak gördüğünü çarpıcı bir dille anlatıyor. Belgesel, yalnızca bir direniş hikayesi değil; aynı zamanda yerli toplulukların doğayla kurdukları derin bağın ve gelecek nesillere karşı sorumluluklarının da bir yansıması.
Nükleer atık sorunu ve yerli topraklarına yönelik tehdit
ABD'de nükleer enerji, uzun süredir temiz ve sınırsız bir enerji kaynağı olarak lanse ediliyor. Ancak bu enerjinin üretimi sonucu ortaya çıkan yüksek radyoaktif atıklar, hala kalıcı bir çözüme kavuşturulabilmiş değil. Ülke genelinde 90 binden fazla metrik ton kullanılmış nükleer yakıt, geçici depolama tesislerinde bekletiliyor. Federal hükümet, bu atıkları kalıcı olarak gömmek için Nevada'daki Yucca Dağı'nı önermiş olsa da, bölgesel ve siyasi engeller nedeniyle bu plan yıllardır rafa kaldırılmış durumda. Bunun üzerine, enerji şirketleri ve federal kurumlar, daha az dirençle karşılaşacaklarını düşündükleri kırsal ve yoksul bölgelere yöneliyor. İşte bu noktada yerli toplulukların yaşadığı topraklar, nükleer atık depolama alanı olarak yeniden gündeme geliyor.
Belgeselin odak noktası, New Mexico'daki Navajo Nation bölgesi ve Utah'daki Skull Valley Goshute Kabilesi'nin toprakları. Bu bölgeler, 20. yüzyılın ortalarından itibaren uranyum madenciliği faaliyetleriyle tanışmış; ancak bu faaliyetler, radyoaktif atıkların çevreye yayılmasına ve topluluklarda ciddi sağlık sorunlarına yol açmıştı. Şimdi ise aynı bölgeler, bu kez de nükleer atıkların kalıcı depolanması için hedefte. Goshute Kabilesi'nin bazı üyeleri, 1990'larda önerilen yüksek seviyeli radyoaktif atık depolama tesisine sıcak bakmış, hatta bu tesisten gelecek mali gelirin kabilenin yoksulluğuna çare olabileceğini düşünmüştü. Ancak kabile içinden yükselen muhalefet ve çevre örgütlerinin desteğiyle bu plan, uzun süren hukuki ve siyasi mücadeleler sonucu 2012'de resmen iptal edildi. Belgesel, bu mücadelenin ön saflarında yer alan kadın aktivistlerin hikayesini de mercek altına alıyor.
Yerli direnişi ve küresel etkisi
Belgeselin yönetmenleri, bu yerel mücadelenin aslında küresel bir boyutu olduğunu vurguluyor. Nükleer atıkların depolanması, yalnızca ABD'nin değil, dünyanın birçok ülkesinin çözüm bekleyen ortak sorunu. Gelişmiş ülkeler, bu atıkları kendi topraklarından uzakta, daha az gelişmiş veya marjinal bölgelere ihraç etme eğilimindeler. Bu durum, 'çevresel ırkçılık' veya 'çevresel adaletsizlik' kavramlarını akıllara getiriyor. Yerli topluluklar, tarihsel olarak topraklarından edilmiş ve doğal kaynakları sömürülmüş kesimler olarak, bu tür projelere karşı en savunmasız gruplar arasında yer alıyor. Ancak belgesel, bu toplulukların pasif kurbanlar olmadığını, örgütlenerek ve uluslararası kamuoyunun dikkatini çekerek önemli kazanımlar elde edebildiğini gösteriyor.
Film, yalnızca bir çevre aktivizmi hikayesi değil; aynı zamanda bir travma ve iyileşme hikayesi. Yerli toplulukların maruz kaldığı radyasyon kaynaklı sağlık sorunları, kuşaktan kuşağa aktarılan bir yük olarak devam ediyor. Bu nedenle belgesel, sadece atık depolama tesisine karşı verilen mücadeleyi değil, aynı zamanda bu toplulukların kendi geleceklerini tayin etme hakkını ve topraklarıyla olan manevi bağlarını da ele alıyor. Belgeselin uluslararası gösterimleri, benzer sorunlarla karşı karşıya kalan diğer ülkelerdeki yerli topluluklara da ilham kaynağı oluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu belgesel, Türkiye'nin nükleer enerji ve atık yönetimi politikalarına dair önemli dersler içeriyor. Türkiye, Mersin Akkuyu'da ilk nükleer santralini inşa ederken, atıkların depolanması ve yönetimi konusunda henüz net bir strateji ortaya koymuş değil. ABD'deki yerli toplulukların deneyimi, bu tür projelerin yalnızca teknik değil, aynı zamanda toplumsal kabul ve çevresel adalet boyutları olduğunu hatırlatıyor. Türkiye'nin nükleer santral projelerini planlarken, yerel halkların rızasını alması, şeffaf bir bilgilendirme süreci yürütmesi ve atık yönetimi için uluslararası standartlara uygun, güvenli ve sürdürülebilir çözümler üretmesi kritik önem taşıyor. Ayrıca, bu deneyim, Türkiye'nin enerji politikalarında toplumsal cinsiyet eşitliği ve çevresel sürdürülebilirlik ilkelerini de göz önünde bulundurması gerektiğine işaret ediyor.