Birleşmiş Milletler'in (BM) 2030 yılına kadar tamamlanması hedeflenen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ne (SKH) yalnızca beş yıl kala, yeni bir rapor yoksullukla mücadeledeki ilerlemenin neden yavaşladığını ve hangi faktörlerin bu hedeflere ulaşmayı engellediğini ortaya koyuyor. Rapora göre, çatışmalar, iklim değişikliğinin artan etkileri ve devletlerin daralan bütçeleri, küresel yoksulluğun sona erdirilmesinin önündeki en büyük üç engel olarak öne çıkıyor. Uzmanlar, mevcut gidişatın devam etmesi halinde 2030 yılında yüz milyonlarca insanın aşırı yoksulluk içinde yaşamaya devam edeceği uyarısında bulunuyor.
Raporun ana bulguları: Nerede duruyoruz?
BM'nin yayımladığı son SKH ilerleme raporu, dünya genelinde yoksulluğun azaltılması konusunda kaydedilen ilerlemenin büyük ölçüde sekteye uğradığını gösteriyor. COVID-19 pandemisi öncesinde istikrarlı bir düşüş trendinde olan aşırı yoksulluk oranı, 2020'den bu yana yeniden yükselişe geçti. Raporda, 2022 itibarıyla dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 9'unun (yaklaşık 700 milyon kişi) günde 2,15 doların altında bir gelirle yaşadığı belirtiliyor. Eğer mevcut eğilimler devam ederse, 2030 yılında hâlâ 600 milyondan fazla insanın aşırı yoksulluk koşullarında yaşayacağı tahmin ediliyor. Bu, SKH'lerin en temel hedefi olan 'yoksulluğa son' hedefinin büyük ölçüde tutturulamayacağı anlamına geliyor.
Rapor, ilerlemeyi engelleyen en büyük etkenlerden birinin silahlı çatışmalar olduğunu vurguluyor. Ukrayna'daki savaş, Gazze'deki çatışmalar ve Afrika'nın birçok bölgesindeki istikrarsızlık, milyonlarca insanı yerinden ederken, ekonomik altyapıyı tahrip ediyor ve temel hizmetlere erişimi imkânsız hale getiriyor. Çatışma bölgelerinde aşırı yoksulluk oranı, barışçıl bölgelere kıyasla neredeyse üç kat daha yüksek. İklim değişikliği ise uzun vadeli ve sinsi bir tehdit olarak tanımlanıyor. Kuraklık, sel ve aşırı hava olayları, özellikle tarıma dayalı ekonomilerde yoksulluğu derinleştiriyor. Dünya Bankası verilerine göre, iklim şokları her yıl 26 milyon insanı yoksulluğa sürüklüyor.
Küresel ekonomik kriz ve borç yükü çözümü zorlaştırıyor
Raporun dikkat çektiği bir diğer önemli nokta ise gelişmekte olan ülkelerin artan borç yükü ve daralan mali alanı. Pandemi sonrası yükselen faiz oranları ve zayıflayan küresel ekonomi, birçok hükümetin eğitim, sağlık ve sosyal koruma gibi temel alanlara yatırım yapma kabiliyetini ciddi şekilde kısıtlıyor. Rapora göre, düşük gelirli ülkelerin yaklaşık yüzde 60'ı aşırı borç yükü altında veya borç krizi riskiyle karşı karşıya. Bu durum, bu ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamak ve yoksullukla mücadele etmek için ihtiyaç duydukları kaynakları bulmalarını neredeyse imkânsız hale getiriyor. BM yetkilileri, mevcut küresel finansal sistemin gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kaldığını ve kapsamlı bir reforma ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.
Rapor, çözüm için ise çok yönlü bir yaklaşım öneriyor: Çatışmaların önlenmesi ve barışın tesisi için diplomatik çabaların artırılması, iklim değişikliğiyle mücadelede daha iddialı hedefler belirlenmesi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin borç yükünün hafifletilmesi için uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi. Ayrıca, sosyal koruma sistemlerinin (evrensel temel gelir gibi modeller) yaygınlaştırılması ve kırılgan gruplara odaklanan hedefli politikaların hayata geçirilmesi çağrısında bulunuluyor. Uzmanlar, 2030 hedeflerine ulaşmak için radikal ve hızlı bir dönüşüm gerektiği konusunda hemfikir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
BM raporunda ortaya konan tablo, Türkiye'yi doğrudan ve dolaylı olarak etkilemektedir. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine (kuraklık, sıcak hava dalgaları) açık bir ülkedir ve tarım sektörü bu durumdan ciddi şekilde etkilenmektedir. Öte yandan, Türkiye'nin çatışma bölgelerine komşuluğu, düzensiz göç akımları ve güvenlik riskleri doğurmaktadır. Raporda vurgulanan borç yükü ve mali daralma, Türkiye ekonomisi için de geçerli bir uyarı niteliği taşımaktadır; yüksek enflasyon ve cari açıkla mücadele eden Türkiye, sosyal harcamaları kısma riskiyle karşı karşıyadır. Türkiye'nin, SKH'ler doğrultusunda sürdürülebilir kalkınma politikalarını hayata geçirmesi ve özellikle enerji dönüşümü ile sosyal koruma alanlarına yatırım yapması, hem kendi refahı hem de bölgesel istikrar için hayati önem taşımaktadır.