ABD'nin İran'a yönelik azami baskı politikası, Tahran yönetimini diz çöktürmekte başarısız oluyor. Siyasi analist ve Ortadoğu uzmanı Michael Bohl, İran'ın Trump yönetiminin ekonomik ve askeri baskılarına boyun eğmeyeceğini, aksine bu durumun İran'ı daha da radikalleştirdiğini ve bölgesel dengeleri değiştirdiğini belirtiyor. Bohl'un değerlendirmeleri, iki ülke arasındaki gerilimin tırmanarak devam edeceğine işaret ediyor.
Gelişmenin Arka Planı: Azami Baskı Politikası Neden İşlemiyor?
Başkan Donald Trump'ın 2018'de nükleer anlaşmadan (JCPOA) çekilmesinin ardından başlattığı azami baskı kampanyası, İran ekonomisini hedef alan yaptırımlarla devam etti. Petrol ihracatını neredeyse sıfıra indiren, bankacılık sistemini uluslararası piyasalardan izole eden bu yaptırımlar, İran halkının yaşam standartlarını ciddi şekilde düşürdü. Ancak Bohl, bu baskıların siyasi hedefe ulaşmaktan uzak olduğunu vurguluyor. İran yönetimi, dış baskıyı iç muhalefeti bastırmanın bir aracı olarak kullanıyor. Devrim Muhafızları Ordusu'nun bölgedeki nüfuzu artarak sürüyor; Yemen, Suriye, Irak ve Lübnan'daki vekil güçler üzerindeki kontrolü güçlenmiş durumda.
Bohl'a göre, İran'ın müzakere masasına dönmesi için ön koşul olarak gördüğü yaptırımların kaldırılması, Trump yönetiminin şu anki pozisyonuyla mümkün görünmüyor. ABD tarafında ise İran'ın nükleer programına ilişkin endişeler, füze denemeleri ve bölgesel faaliyetler, baskı politikasının bir ölçüde kongre ve İsrail tarafından desteklenmesine yol açıyor. Ancak bu durum, İran'ın geri adım atacağı anlamına gelmiyor. Tarihsel deneyimler, İran'ın ağır yaptırımlar altında bile müzakere masasına oturmaktansa direnmeyi tercih ettiğini gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Ortadoğu'da Yeni Denge Arayışları
Bu gerilim, Ortadoğu'nun güvenlik mimarisini kökten etkiliyor. ABD'nin bölgeden askeri çekilme sinyalleri ve Rusya-Çin ekseninin artan etkisi, İran'ın hareket alanını genişletiyor. İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabet, bu yıl nisan ayında Pekin'in arabuluculuğuyla imzalanan normalleşme anlaşmasına rağmen çözülmüş değil. Bohl, İran'ın bu anlaşmayı stratejik bir kazanım olarak gördüğünü, ancak ABD baskısının sürmesi halinde bölgesel istikrarın daha da kırılgan hale geleceğini öne sürüyor.
İsrail'in İran'ın nükleer tesislerine yönelik tehditleri, İran'ın da uranyum zenginleştirme faaliyetlerini artırmasıyla birleşince, bölgede bir askeri çatışma riski artıyor. Uzmanlar, bu çıkmazın sadece iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi ve küresel enerji piyasalarını etkileyecek potansiyele sahip olduğunu belirtiyor. Hürmüz Boğazı'nın güvenliği, dünya petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir nokta olarak öne çıkıyor.
Avrupa Birliği ise iki tarafı da memnun etmekte zorlanıyor. JCPOA'ya bağlılığını sürdürdüğünü açıklayan AB, İran ile ticaret mekanizması INSTEX'i hayata geçirdi ancak bu girişim etkili olamadı. Öte yandan ABD'nin yaptırımları, Avrupalı şirketlerin İran ile ticaretini engelliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin enerji güvenliği ve komşularıyla ilişkileri açısından kritik önem taşıyor. Türkiye, İran'dan doğal gaz ithal ediyor ve Tahran ile ekonomik iş birliğini sürdürüyor. Ancak ABD yaptırımları, Türk şirketlerini zor durumda bırakabiliyor. Ayrıca İran'ın Suriye ve Irak'taki varlığı, Türkiye'nin güvenlik endişeleriyle doğrudan bağlantılı. Türkiye, hem İran'la diyaloğunu korumak hem de ABD ile ittifakını dengelemek zorunda. Bu gerilimin artması, Türkiye'nin bölgesel inisiyatif alanını kısıtlarken, enerji maliyetlerini de yukarı çekebilir. Ankara'nın bu karmaşık denklemde çok yönlü diplomasi izlemesi beklenir.