Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesi, 1951'de imzalandığı günden bu yana 75 yılını dolduruyor. İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımından doğan bu belge, mültecilerin haklarını koruma ve devletlerin sorumluluklarını belirleme konusunda temel bir çerçeve olmaya devam ediyor. Ancak, kimi devletler sözleşmeyi ihlal ederken, kimi devletler de tamamen göz ardı ediyor. Zaman içinde sözleşmenin etkinliği, değişen göç dinamikleri ve artan siyasi baskılar karşısında ciddi şekilde aşınmış durumda. Uzmanlar, sözleşmenin 75. yıl dönümünün, uluslararası toplumun mülteci korumasına olan bağlılığını yeniden gözden geçirmesi için bir fırsat olduğunu vurguluyor.
Gelişmenin Arka Planı
1951 Mülteci Sözleşmesi, savaş sonrası Avrupa'da yerinden edilmiş milyonlarca insana yasal koruma sağlamak amacıyla oluşturuldu. O tarihten bu yana, sözleşme 1967 Protokolü ile coğrafi ve zamansal kısıtlamalardan arındırılarak küresel bir nitelik kazandı. Mültecilerin geri gönderilmemesi (non-refoulement) ilkesi, sözleşmenin temel taşı olarak kabul ediliyor. Ancak, son yıllarda Avrupa'dan Asya'ya, Afrika'dan Amerika'ya kadar birçok ülkede sınır duvarları yükseliyor, geri itmeler yaşanıyor ve sığınma hakları kısıtlanıyor.
Özellikle 2015'teki Suriyeli mülteci krizi, sözleşmenin yetersiz kaldığına dair tartışmaları alevlendirmişti. O dönemde Avrupa ülkeleri, ortak bir sığınma politikası geliştirmekte zorlanmış, bazı ülkeler sınırlarını kapatmıştı. Bu durum, sözleşmenin güncelliğini yitirdiği eleştirilerini de beraberinde getirdi. Ancak BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), sözleşmenin hâlâ milyonlarca insan için hayati önem taşıdığını ve devletlerin siyasi iradesi olmadan hiçbir sözleşmenin işleyemeyeceğini belirtiyor.
Sözleşmenin 75. yılı, aynı zamanda küresel mülteci sayısının tarihi zirvelere ulaştığı bir döneme denk geliyor. UNHCR verilerine göre, 2024 itibarıyla dünya genelinde 120 milyon insan zorla yerinden edilmiş durumda. Bu sayı, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en yüksek seviye. Bu tablo, sözleşmenin sadece kağıt üzerinde kalmaması gerektiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Mülteci sözleşmesi, Orta Doğu'dan Afrika'ya, Avrupa'dan Asya'ya kadar dünyanın her köşesinde milyonlarca insanın kaderini etkiliyor. Özellikle Suriye, Afganistan, Ukrayna ve Sudan gibi ülkelerden kaçan insanlar, sözleşmenin sağladığı korumaya umut bağlıyor. Ancak, sözleşmenin uygulanmasındaki eşitsizlikler, mültecilerin maruz kaldığı riskleri artırıyor.
Batılı ülkeler, mülteci akınlarını sınırlamak için sözleşmeyi yorumlarken daraltıcı yöntemlere başvurabiliyor. Örneğin, 'güvenli üçüncü ülke' kavramı, birçok mülteciyi koruma arayışından mahrum bırakıyor. Bu durum, uluslararası hukuk ile devletlerin ulusal çıkarları arasındaki gerilimi de gözler önüne seriyor. Bazı ülkeler, mülteci krizlerini 'yük paylaşımı' anlayışıyla çözmeye çalışırken, bazıları sınırlarını kapatarak ve anlaşmalar yaparak sorunu dışarıda tutmaya çalışıyor.
Sözleşmenin 75. yıl dönümü aynı zamanda, Birleşmiş Milletler'in 2018'de kabul ettiği Küresel Mülteci Sözleşmesi (Global Compact on Refugees) gibi yeni mekanizmaların da hatırlanmasına vesile oluyor. Ancak bu mekanizmaların etkinliği, devletlerin siyasi taahhütlerine bağlı. Özellikle sıcak çatışma bölgelerine komşu ülkeler, mülteci yükünü orantısız şekilde taşımaya devam ediyor. Bu durum, uluslararası sorumluluk paylaşımının önemini bir kez daha ortaya koyuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, 1951 Sözleşmesi'ne coğrafi çekince koymuş bir ülke olarak, Avrupa dışından gelen sığınmacılara mülteci statüsü vermiyor ancak geçici koruma mekanizması oluşturmuş durumda. Bugün Türkiye, dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapıyor; 3,6 milyondan fazla Suriyeli geçici koruma altında. Bu durum, Türkiye'nin mülteci krizinde merkezi bir aktör olmasını sağlarken, Avrupa ile ilişkilerinde de önemli bir pazarlık kozu oluşturuyor. Türkiye'nin sözleşmeye taraf olma biçimi ve uygulamaları, uluslararası toplumda tartışma yaratıyor; ancak ülkenin mülteci yükü, küresel çapta bir dayanışma eksikliğini de gözler önüne seriyor. Türkiye'nin sözleşmenin geleceğine yönelik reformlar konusunda daha aktif bir rol alması, hem ülke hem de bölge için önem taşıyor.