Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), 2025 yılında dünya genelinde yerinden edilmiş kişi sayısında bir önceki yıla göre azalma kaydedildiğini açıkladı. Ancak uzun vadeli mülteci krizinin devam ettiği ve özellikle bazı bölgelerde geri dönüşlerin sınırlı olduğu belirtildi. UNHCR verilerine göre, 2025 yılı içinde evlerine dönenlerin büyük çoğunluğu altı ülkeye gerçekleşti: Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Sudan, Suriye, Afganistan, Ukrayna ve Myanmar. Bu altı ülke, küresel mülteci krizinin en yoğun yaşandığı bölgeler olarak öne çıkıyor. Ajans, kalıcı çözümler için uluslararası iş birliğinin artırılması çağrısında bulundu.
Gelişmenin arka planı
UNHCR'nin yıllık raporuna göre, 2025 yılı itibarıyla dünya genelinde yerinden edilmiş kişi sayısı 100 milyonun altına düşerek 95 milyon olarak kaydedildi. Bu, bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 5'lik bir azalmayı temsil ediyor. Ancak bu düşüş, büyük ölçüde geçici koruma statülerinin sona ermesi ve bazı ülkelerdeki gönüllü geri dönüşlerden kaynaklandı. Raporda en dikkat çekici nokta, geri dönüşlerin yoğunlaştığı ülkeler arasında çatışma ortamının hala devam ettiği bölgelerin bulunması. Örneğin, Suriye'de iç savaşın 14. yılına girmesine rağmen bazı bölgelere dönüşler yaşanırken, Sudan'daki çatışmalar nedeniyle geri dönüşler büyük ölçüde belirsizlik taşıyor. Afganistan'da Taliban yönetimi altında insani durumun kötüleşmesi, dönüşleri daha da karmaşık hale getiriyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti, uzun yıllardır devam eden silahlı çatışmalar ve etnik gerilimler nedeniyle en fazla yerinden edilmiş kişinin bulunduğu ülkelerden biri. 2025 yılında bu ülkeye dönüşlerin sayısı artsa da, güvenlik koşullarının iyileşmediği bölgelerde yaşayanlar hala büyük risk altında. Ukrayna'da ise Rusya'nın işgalinin başlamasından bu yana milyonlarca kişi yer değiştirmek zorunda kalmıştı; 2025 yılında bazı bölgelere dönüşler olsa da, savaşın devam etmesi nedeniyle kalıcı bir çözüm sağlanamadı.
Bölgesel veya küresel boyut
UNHCR'nin verileri, küresel mülteci krizinin sadece sayılardan ibaret olmadığını, aynı zamanda derin insani ve siyasi boyutları bulunduğunu ortaya koyuyor. Altı ülkeye yoğunlaşan dönüşler, bu ülkelerin komşuları üzerinde ciddi etkiler yaratıyor. Örneğin, Suriyeli mültecilerin Türkiye, Lübnan ve Ürdün'den dönüşü, Suriye'nin kuzeyinde yeniden inşa sürecini hızlandırabilirken, aynı zamanda güvenlik risklerini de beraberinde getiriyor. Afgan mültecilerin büyük bir kısmı İran ve Pakistan'da bulunuyor; bu ülkelerdeki ekonomik zorluklar, mültecilerin dönüş kararlarını etkiliyor. Myanmar'da ise Rohingya Müslümanlarına yönelik ayrımcılık ve şiddet, Bangladeş'teki kamplarda yaşam koşullarının iyileştirilmesini gerektiriyor.
Küresel ölçekte, mülteci akınlarının yönetimi, uluslararası toplumun en büyük zorluklarından biri olmaya devam ediyor. UNHCR, mültecilerin gönüllü geri dönüşü, yerel entegrasyonu veya üçüncü ülkelere yerleştirilmesi gibi kalıcı çözümler için fon sağlanmasının kritik olduğunu vurguluyor. Ancak iklim değişikliği, artan eşitsizlikler ve yeni çatışmalar, mülteci krizini daha da karmaşık hale getirebilir. Özellikle Asya-Pasifik bölgesi, iklim kaynaklı göçlerle birlikte yeni bir sınavla karşı karşıya. Rapor, bu nedenle küresel iş birliğinin sadece mevcut krizleri çözmekle kalmayıp, gelecekteki potansiyel krizleri de önleyici nitelikte olması gerektiğinin altını çiziyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, dünyadaki en büyük mülteci nüfuslarından birine ev sahipliği yapması nedeniyle UNHCR raporlarındaki gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Raporda dönüşlerin yoğun olduğu Suriye ve Afganistan, Türkiye'deki mülteci krizinin merkezinde yer alıyor. Suriye'ye dönüşlerin artması, Türkiye'nin sınır güvenliği ve toplumsal uyum politikalarını olumlu yönde etkileyebilir. Öte yandan, Afganistan'daki istikrarsızlık, ülkeye yeni göç dalgaları riskini beraberinde getiriyor. Bu nedenle Türkiye, hem sınır yönetimini güçlendirmeli hem de uluslararası kuruluşlarla iş birliği içinde mültecilerin gönüllü, onurlu ve güvenli dönüşünü teşvik etmelidir. Ayrıca, küresel mülteci krizinin yönetiminde Türkiye'nin oynadığı kritik rol, dış politikasında insani diplomasiyi ön planda tutmasını gerektiriyor.