İran, geçtiğimiz hafta İsrail'le yaşanan ve Lübnan'daki Hizbullah militanları ile Yemen'deki Husileri de içine alan geniş çaplı çatışmayı, Tahran yönetimi için bir dönüm noktası olarak nitelendiriyor. İranlı yetkililere göre bu gelişme, İsrail'in bölgesel müttefiklerine yönelik herhangi bir saldırısının, İran tarafından doğrudan ve anında misilleme ile karşılık bulacağını kanıtlıyor. Beyrut'tan Babü'l-Mendeb Boğazı'na kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkisini hissettiren bu yeni doktrin, Ortadoğu'daki güç dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyor.
Gelişmenin arka planı: İran'ın yeni caydırıcılık stratejisi
İran, uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu artırmak için vekil güçler kullanıyor. Hizbullah, Husiler, Suriye'deki rejim yanlısı milisler ve Irak'taki Haşdi Şabi bu stratejinin temel taşları. Ancak son dönemde İsrail'in bu gruplara yönelik artan saldırıları, Tahran'ı daha doğrudan bir müdahale stratejisine itti. Özellikle Nisan 2024'te İsrail'in Şam'daki İran konsolosluğuna düzenlediği saldırıya İran'ın İsrail'e yönelik doğrudan drone ve füze saldırısıyla karşılık vermesi, bu yeni yaklaşımın en somut örneği. Şimdi ise Tahran, bu doktrini kurumsallaştırarak herhangi bir bölgesel çatışmada vekil güçlerinin yanında doğrudan yer alabileceğini ilan ediyor.
İran İslam Devrimi Muhafızları Ordusu'na (IRGC) bağlı bir yetkili, Reuters'a yaptığı açıklamada, "Artık kimse müttefiklerimize saldırıp cevapsız kalamaz. İsrail, Hizbullah'a veya Husilere vurursa, doğrudan ateşle karşı karşıya kalacağını bilmeli" ifadelerini kullandı. Bu söylem, özellikle Yemen'deki Husilerin Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırılarının ardından ABD ve İsrail'in askeri müdahalesinin arttığı bir döneme denk geliyor. Babü'l-Mendeb Boğazı'nın kontrolü, küresel ticaret rotalarının güvenliği açısından kritik önem taşıyor; İran'ın bu bölgede doğrudan bir çatışma riskini göze alması, bölgesel gerilimi tırmandırıyor.
Bölgesel boyut: Yeni bir çatışma hattı mı?
İran'ın bu yeni doktrini, sadece İsrail'le değil, aynı zamanda bölgedeki diğer aktörlerle de potansiyel bir çatışma riskini artırıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, Husilerin saldırılarına hedef olurken, İran'ın doğrudan müdahalesi bu ülkeleri de endişelendiriyor. Öte yandan ABD, Doğu Akdeniz'de konuşlandırdığı uçak gemisi ve savaş uçaklarıyla İsrail'in güvenliğine yönelik taahhüdünü teyit ediyor. Washington yönetimi, İran'ın bu hamlesini "provokatif" olarak nitelendirirken, bölgedeki askeri varlığını artıracağını duyurdu.
Uzmanlara göre, İran'ın bu stratejisi uzun vadede sürdürülebilir değil. Ekonomik yaptırımlar altındaki Tahran yönetiminin, geniş çaplı bir çatışmayı finanse etmesi zor. Ancak İran, bu hamleyle öncelikle psikolojik bir üstünlük sağlamayı hedefliyor. Atlantic Council'den Borzou Daragahi, "İran, vekil güçlerinin zayıfladığı ve kendisinin güçlü kaldığı bir anlatı yaratmaya çalışıyor. Ancak bu doğrudan çatışma riskini de beraberinde getiriyor" diyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin güney sınırlarına yakın bir bölgede gerilimi tırmandırıyor. Türkiye, hem İran'la hem de İsrail'le tarihsel olarak inişli çıkışlı ilişkilere sahip. Güney Kafkasya ve Suriye'de İran'la askeri koordinasyon içinde olan Ankara, Tahran'ın bu yeni doktrini karşısında temkinli bir duruş sergiliyor. Ekonomik açıdan ise Kızıldeniz'deki ticaret rotalarının güvenliği, Türkiye'nin dış ticareti için hayati önem taşıyor. Herhangi bir çatışma, Türkiye'yi enerji maliyetleri ve tedarik zinciri kesintileriyle karşı karşıya bırakabilir. Diplomatik olarak Türkiye, iki ülke arasında arabulucu rolü oynayabilir, ancak İran'ın artan sertliği bu seçeneği zorlaştırıyor.