İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’yı fiilen ilhak etme süreci, Nablus’un güneyindeki Kusra köyünde yaşanan kuşatmayla birlikte paramiliter bir aşamaya girdi. 10 Ağustos 2026’da silahlı aşırılık yanlısı yerleşimciler, köydeki üç Filistin evini kuşattı. Bu olay, İsrail’in yıllardır sürdürdüğü ‘sinsi ilhak’ politikasının artık hızlanmış ve şiddet içeren bir boyut kazandığını gösteriyor. Filistinliler, evlerinde adeta rehin alınmış durumda; bölgedeki yaşam koşulları her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Uluslararası toplumun tepkisi ise sınırlı kalırken, sahadaki gerçeklik İsrail’in kontrolünü giderek derinleştiriyor.
Kusra Kuşatması: Bir Köyün Direnişi
Kusra köyü, yaklaşık 2.000 Filistinlinin yaşadığı, tarımla geçinen bir yerleşim yeri. Köyün etrafı, son yıllarda kurulan yasadışı yerleşim karakollarıyla çevrilmiş durumda. 10 Ağustos’ta başlayan kuşatma, üç ailenin evlerinin etrafına yerleşen silahlı grupların, aileleri evlerini terk etmeye zorlamasıyla başladı. Yerleşimciler, evlerin yakınında devriye geziyor, gelen geçeni taciz ediyor ve zaman zaman ateş açıyor. Filistin sivil toplum örgütlerine göre, bu tür kuşatmalar artık rutin hale gelmiş durumda. İsrail ordusu ise yerleşimcilerin bu eylemlerine göz yummakla kalmıyor, zaman zaman onlara lojistik destek bile sağlıyor.
Kusra’daki kuşatma, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etme stratejisinin yalnızca bir parçası. Bu strateji, yerleşimlerin genişletilmesi, Filistinlilerin evlerinin yıkılması ve tarım arazilerine el konulması gibi yöntemlerle yürüyor. Son yıllarda bu yöntemlere bir de silahlı yerleşimci milislerin doğrudan şiddeti eklenmiş durumda. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 2026 yılının ilk yedi ayında Batı Şeria’da yerleşimci şiddeti olaylarında yüzde 40 artış yaşandı. Bu olayların çoğu, Filistin köylerinin yakınındaki ‘ileri karakol’ adı verilen yasadışı yerleşimlerden kaynaklanıyor.
Kusra halkı, kuşatmaya rağmen direnişini sürdürüyor. Köylüler, nöbetleşe evlerin önünde bekleyerek ailelere destek oluyor. Ancak erzak ve su gibi temel ihtiyaçların tedariki giderek zorlaşıyor. İsrail ordusunun bölgeye uyguladığı sokağa çıkma yasağı, köylülerin tarım arazilerine erişimini de engelliyor. Bu durum, köyün ekonomik olarak çökmesine yol açıyor. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), Kusra’daki durumun ‘insani kriz’ boyutuna ulaştığını açıkladı.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Uluslararası Toplumun Sessizliği
Batı Şeria’daki bu gelişmeler, sadece Filistin topraklarını değil, tüm bölgesel istikrarı tehdit ediyor. İsrail’in uluslararası hukuka aykırı şekilde toprak ilhak etme politikası, bölgede yeni bir çatışma dalgasını tetikleyebilir. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı, Kusra’daki kuşatmayı kınayan açıklamalar yayınladı; ancak bu açıklamalar somut bir yaptırım mekanizmasına dönüşmedi. Avrupa Birliği ise ‘derin endişe’ ifade etmekle yetindi.
Uluslararası toplumun bu sessizliği, İsrail’in elini güçlendiriyor. İsrail Başbakanı, son kabine toplantısında Batı Şeria’daki yerleşimlere milyonlarca dolarlık ek bütçe ayrıldığını açıkladı. Bu durum, iki devletli çözümün artık giderek imkânsız hale geldiğini gösteriyor. Filistin yönetimi ise uluslararası topluma çağrıda bulunarak, İsrail’e yönelik somut yaptırımlar uygulanmasını istiyor. Ancak şu ana kadar bu çağrılar karşılıksız kalmış durumda.
Kusra’daki kuşatma, İsrail’in ‘fiili egemenlik’ politikasının bir örneği olarak tarihe geçiyor. Bu politika, resmi bir ilhak ilanı olmaksızın, sahadaki fiili durumu değiştirerek toprak üzerinde kontrol sağlamayı hedefliyor. Uzmanlar, bu sürecin devam etmesi halinde Batı Şeria’nın büyük bölümünün Filistinliler için yaşanmaz hale geleceğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasının en güçlü savunucularından biri olarak bu gelişmeyi yakından takip ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce yaptığı açıklamalarda İsrail’in işgal politikalarını ‘soykırım’ olarak nitelendirmişti. Kusra’daki kuşatma, Türkiye’nin Filistin’e yönelik desteğini artırmasını gerektiren bir durum olarak öne çıkıyor. Türkiye, hem insani yardım hem de diplomatik girişimlerle Filistin halkının yanında yer alabilir. Ayrıca, bu tür gelişmeler bölgesel istikrarı tehdit ettiği için Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını da doğrudan etkiliyor. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler bağlantısı üzerinden Hamas’a verdiği destek zaten bilinirken, Batı Şeria’daki gelişmeler Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu artırabileceği gibi, İsrail ile ilişkilerin daha da gerilmesine yol açabilir. Bu durum, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji politikaları ve bölgesel ittifaklar açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.