Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), Sudan'ın Hızlı Destek Kuvvetleri'ni (RSF) 2024-2025 yılları arasında El Faşir kenti ve çevresinde yürüttüğü askeri kampanya sırasında insanlığa karşı suç işlemekle ve etnik temizlik yapmakla suçladı. Örgütün Çarşamba günü yayımladığı kapsamlı raporda, RSF güçlerinin sivillere yönelik sistematik saldırılar, toplu infazlar ve zorla yerinden etme eylemleri gerçekleştirdiği belirtildi. Raporda, özellikle Masalit ve Zaghawa gibi etnik grupların hedef alındığı vurgulanırken, bu eylemlerin uluslararası hukuk kapsamında soykırım olarak değerlendirilebileceği ifade edildi.
El Faşir'de Yaşananlar: Sistematik Şiddet ve Etnik Temizlik
Amnesty International'ın raporuna göre, RSF ve müttefiki Arap milisler, Nisan 2024'te başlattıkları saldırıyla El Faşir'in kontrolünü ele geçirmek için harekete geçti. Şiddet dalgası, yüzlerce sivilin öldürülmesine, binlerce kişinin evlerini terk etmek zorunda kalmasına yol açtı. Raporda, RSF'nin hastaneleri, okulları ve pazarları bombaladığı, sivilleri hedef alan saldırılar düzenlediği belgelendi. Örgüt, topladığı tanık ifadeleri, uydu görüntüleri ve tıbbi kayıtlarla, en az 1.200 sivilin öldürüldüğünü, 300 binden fazla kişinin de yerinden edildiğini ortaya koydu.
Raporda dikkat çeken bir diğer nokta, RSF'nin etnik temizlik amacıyla hareket ettiğine dair güçlü kanıtlar sunulması. Özellikle Masalit etnik grubuna mensup sivillerin, kimlik belgeleri kontrol edilerek evlerinden çıkarıldığı ve öldürüldüğü aktarıldı. Ayrıca, Zaghawa topluluğuna ait köylerin yakılıp yıkıldığı, kadın ve kız çocuklarına yönelik cinsel şiddetin sistematik hale geldiği ifade edildi. Amnesty International, bu eylemlerin 'insanlığa karşı suç' teşkil ettiğini ve uluslararası mahkemeler tarafından yargılanması gerektiğini vurguladı.
Sudan hükümeti ve RSF henüz rapora resmi bir yanıt vermedi. Ancak, orduya bağlı kaynaklar, RSF'nin bu suçlamaları reddedeceğini ve kendilerini 'terörle mücadele' operasyonu olarak savunacağını öne sürüyor. Bölgedeki insani durum ise giderek kötüleşiyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre, Darfur bölgesinde 3 milyondan fazla kişi insani yardıma muhtaç durumda ve 1,5 milyon kişi ülke içinde yerinden edilmiş durumda.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Sudan İç Savaşı'nın Uluslararası Yansımaları
Sudan'daki çatışma, yalnızca iç savaş olmanın ötesinde, bölgesel güçlerin ve küresel aktörlerin müdahil olduğu karmaşık bir vekalet savaşına dönüşmüş durumda. RSF'ye, Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere bazı Körfez ülkelerinin lojistik ve mali destek sağladığı iddia ediliyor. Öte yandan, Sudan ordusu Mısır ve Suudi Arabistan'dan destek alıyor. Bu durum, çatışmanın daha da derinleşmesine ve bölgesel istikrarsızlığın artmasına neden oluyor. Libya ve Çad üzerinden akan silah ve paralı asker akışı, çatışmanın sınır ötesi boyutunu gözler önüne seriyor.
Küresel düzeyde, ABD ve Avrupa Birliği, taraflara yaptırım uygulama ve ateşkes çağrıları yaparken, Çin ve Rusya ise daha temkinli bir tutum sergiliyor. Çin, Sudan'daki petrol yatırımlarını korumak isterken, Rusya Wagner paralı asker grubu aracılığıyla altın madenlerine erişim sağlama peşinde. Bu çıkar çatışmaları, uluslararası toplumun ortak bir tutum almasını engelliyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde ise süregelen veto yetkisi krizleri nedeniyle etkili bir karar alınamıyor. Amnesty International'ın raporu, uluslararası topluma sessiz kalmaması çağrısı yaparken, aynı zamanda savaş suçlarının cezalandırılması için bağımsız bir soruşturma başlatılmasını talep ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Sudan'daki bu gelişme, Türkiye'nin Doğu Afrika ve Kızıldeniz havzasındaki stratejik çıkarlarını doğrudan ilgilendiriyor. Türkiye, Sudan ile tarihsel bağları ve özellikle Osmanlı dönemine dayanan ilişkileri nedeniyle bölgede önemli bir aktör konumunda. Öte yandan, Türkiye'nin Katar ve Somali ile olan bağları, Sudan krizinin etkilerini hissedebileceği bir diğer boyut. Çatışmanın büyümesi halinde, Türkiye'nin bölgedeki insani yardım çabaları ve kalkınma projeleri sekteye uğrayabilir. Ayrıca, Sudan'daki istikrarsızlık, Türkiye'nin Doğu Afrika'da artan ekonomik ve diplomatik nüfuzunu tehdit edebilir. Türkiye, hem taraflarla dengeli bir ilişki sürdürmeye çalışırken hem de insani krizin derinleşmesini engellemek için diplomatik girişimlerde bulunuyor. Ancak, çatışmanın bölgesel bir vekalet savaşına dönüşme riski, Türkiye'nin dış politikasında hassas bir denge kurmasını gerektiriyor.