Marc Lamont Hill'in sunduğu programda konuşan yazar ve gazeteci Adam Johnson, ABD merkezli büyük medya kuruluşlarının İsrail'in Gazze Şeridi'nde yürüttüğü askeri operasyonları ve bu operasyonların yol açtığı insani felaketi nasıl manipüle ederek kamuoyuna sunduğunu çarpıcı örneklerle analiz etti. Johnson, özellikle The New York Times, CNN ve MSNBC gibi yaygın izleyici kitlesine sahip medya organlarının, Filistinli sivil kayıplarını "kaçınılmaz zarar" olarak çerçevelerken, İsrail'in askeri stratejilerini sorgulamaktan kaçındığını vurguladı. Bu tutumun, uluslararası hukuk normlarını ihlal eden eylemlerin meşrulaştırılmasına zemin hazırladığını belirten Johnson, medyanın savaşın taraflarından biri haline geldiğini savundu.
Medya dilinde soykırımın inşası
Adam Johnson, ABD medyasının Gazze haberlerinde kullandığı dilin sistematik bir yanlılık taşıdığını ortaya koydu. Örneğin, İsrail'in hava saldırılarında yıkılan hastaneler ve okullar haberleştirilirken, ölenlerin çoğunlukla kadın ve çocuk olduğu vurgusunun yapıldığını; ancak bu saldırıların ardındaki amaç ve yasal çerçeve hakkında derinlemesine analizlerin eksik bırakıldığını ifade etti. Johnson'a göre, medya kuruluşları İsrail hükümetinden gelen resmî açıklamaları sık sık sorgusuz sualsiz yayınlarken, Filistinli yetkililerin ve uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarını daha az görünür kılıyor. Bu durum, izleyicilerin olayların bütününü değil, yalnızca belirli bir perspektifi görmesine neden oluyor.
Johnson, bir örnek olarak The New York Times'ın Gazze'deki açlık krizine ilişkin haberlerinde, krizin boyutunu "ciddi gıda sıkıntısı" olarak tanımladığını, oysa Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların bunu "kıtlık" olarak nitelendirdiğini aktardı. Bu tür dil oyunlarının, soykırım suçu tanımına giren eylemlerin hafifletilmesine hizmet ettiğini söyledi. Ayrıca, medyada Filistinli mağdurların isimlerinin ve hikayelerinin genellikle arka planda bırakıldığı, İsrailli kurbanların ise bireysel olarak öne çıkarıldığı bir asimetri olduğunu belirtti.
Küresel medya ve sorumluluk
Johnson'ın analizi yalnızca ABD medyasıyla sınırlı kalmıyor; benzer eğilimlerin Avrupa ve diğer Batı medyasında da gözlemlendiğini ifade ediyor. Ancak ABD'nin İsrail'e verdiği askeri ve diplomatik destek düşünüldüğünde, ABD medyasının rolü daha kritik bir önem kazanıyor. Johnson, medyanın savaşın finansmanında ve meşruiyetinde oynadığı role dikkat çekerek, kamuoyunun bilinçli bir şekilde yanıltıldığını iddia ediyor. Bu durum, savaş muhabirlerinin güvenlik endişeleri ve erişim kısıtlamaları gibi yapısal sorunlarla birleşince, bağımsız haberciliğin giderek zorlaştığını gösteriyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin İsrail hakkında soykırım soruşturması başlatmasına rağmen, Johnson bu sürecin medya tarafından yeterince takip edilmediğini ve önemsizleştirildiğini söylüyor. Ona göre, medyanın bu ihmali, hukuki sürecin caydırıcılığını azaltıyor ve benzer suçların gelecekte tekrarlanma riskini artırıyor. Johnson, tüm bu değerlendirmelerin ardından, medya tüketicilerinin eleştirel medya okuryazarlığına sahip olmasının hayati olduğunu vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Adam Johnson'ın analizi, Türkiye'nin Filistin davasına verdiği destek ve İsrail'le inişli çıkışlı ilişkileri bağlamında önemli bir tartışma alanı açıyor. Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sert söylemleriyle İsrail'i sık sık eleştirirken, medya organlarının bir kısmı da eleştirel bir çizgi izliyor. Ancak Johnson'ın aktardığı ABD medyası örneği, medyanın savaş suçlarını meşrulaştırmadaki gücünü gösteriyor. Türkiye'nin kendi medyasında da benzer bir dengenin gözetilip gözetilmediği, özellikle milliyetçi ve hükümet yanlısı yayınlar bağlamında sorgulanabilir. Ayrıca, Türkiye'nin AGİT ve İİT gibi platformlarda Filistin'i savunma çabaları, bu tür medya analizlerinin dış politika kararlarını nasıl etkileyebileceğini düşünmeyi gerektiriyor. Küresel medyanın tek taraflılığı, Türkiye'nin bağımsız bir dış politika yürütme kapasitesini zorlarken, aynı zamanda kamuoyu oluşturma ve ittifak kurma stratejilerinde medyanın önemini tekrar hatırlatıyor.