Son yarım bin yılda dünya toplumları, karaları bölüşmek için kıyasıya mücadele etti. Antarktika dışındaki neredeyse her metrekare toprak artık ulusal sınırlar içinde sahiplenilmiş durumda. Ancak okyanuslar büyük ölçüde bu kaderden muaf kaldı. Tarih boyunca ülkeler zaman zaman denizleri de paylaşma girişimlerinde bulunsa da, açık denizler hâlâ büyük ölçüde kimsenin egemenliği altında değil. Şimdi ise bu durum değişmek üzere: artan jeopolitik rekabet, kaynak talebi ve teknolojik ilerlemeler, açık denizlerde yeni bir paylaşım mücadelesini başlatıyor.
Karaların Paylaşımından Denizlere
Coğrafi keşiflerden bu yana devletler, toprak kazanımını güç ve zenginlik için temel araç olarak gördü. 1494 Tordesillas Antlaşması'yla İspanya ve Portekiz dünyayı ikiye bölerken, 1884-85 Berlin Konferansı Afrika'nın paylaşımını düzenledi. 20. yüzyılda dekolonizasyon süreciyle yeni ulus-devletler ortaya çıktı; ancak karaların bölüşümü büyük ölçüde tamamlandı. Antarktika dışında sahipsiz toprak kalmadı. Denizler ise farklı bir hukuki rejime tabi oldu. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), karasularını 12 deniz mili, münhasır ekonomik bölgeleri (MEB) 200 deniz mili olarak belirleyerek kıyı devletlerine kaynak kullanım hakkı tanıdı. Ancak açık denizler, yani hiçbir devletin MEB'ine girmeyen alanlar, ortak miras olarak kabul edildi ve uluslararası işbirliğiyle yönetilmesi kararlaştırıldı. Bugün açık denizler, dünya okyanuslarının yüzde 64'ünü ve gezegen yüzeyinin yüzde 43'ünü oluşturuyor. Buna rağmen bu alanların sadece yüzde 1'i koruma altında.
Son yıllarda açık denizlere yönelik ilgi hızla arttı. Bunun başlıca nedenleri arasında balıkçılık kaynaklarının azalması, deniz tabanı madenciliğine duyulan ilgi, yeni enerji kaynakları arayışı ve stratejik deniz yollarının kontrolü yer alıyor. Özellikle nadir toprak elementleri, kobalt, nikel ve manganez gibi kritik mineraller açısından zengin olan derin deniz tabanı, devletler ve şirketler için cazip bir hedef haline geldi. Uluslararası Deniz Tabanı Otoritesi (ISA), bu kaynakların çıkarılması için lisanslar vermeye başladı bile. Çin, Rusya, Hindistan, Japonya, Fransa ve Almanya gibi ülkeler, Pasifik ve Hint Okyanusu'ndaki geniş alanlar için keşif ruhsatları aldı. ABD ise UNCLOS'a taraf olmamasına rağmen, kendi mevzuatıyla deniz tabanı madenciliğini destekliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Açık denizlerdeki paylaşım mücadelesi, sadece ekonomik değil aynı zamanda askeri ve stratejik bir rekabeti de beraberinde getiriyor. Güney Çin Denizi'ndeki gerilim, Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetleri ve Arktik Okyanusu'ndaki yeni deniz yolları, bu mücadelenin somut örnekleri. Özellikle Arktik'te buzulların erimesi, Kuzey Deniz Yolu'nu yılın daha uzun bir döneminde kullanılabilir hale getiriyor. Bu durum, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret rotalarını kısaltarak küresel ticaret dengelerini değiştirebilir. Rusya, bu yolu kontrol ederek stratejik üstünlük sağlamaya çalışırken, ABD ve NATO da bölgede varlığını artırıyor. Çin ise 'Kutup İpek Yolu' projesiyle Arktik'te söz sahibi olmayı hedefliyor. Ayrıca, açık denizlerde balıkçılık faaliyetleri, gıda güvenliği ve biyoçeşitlilik açısından kritik. Yasadışı, bildirilmemiş ve düzenlenmemiş (IUU) balıkçılık, yılda 23 milyar dolara kadar kayba neden oluyor. Bu sorunla mücadele için 2023'te imzalanan Açık Denizler Anlaşması (BBNJ), deniz genetik kaynaklarının paylaşımı, koruma alanları ve çevresel etki değerlendirmeleri gibi konularda yeni bir çerçeve sunuyor. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi için 60 ülkenin onayı gerekiyor ve şu ana kadar sadece birkaç ülke onayladı.
Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla Akdeniz, Ege ve Karadeniz'de önemli deniz yetki alanlarına sahip. Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon rezervleri ve deniz yetki alanı anlaşmazlıkları, Türkiye'nin dış politikasında öncelikli bir yer tutuyor. Türkiye, UNCLOS'a taraf olmasa da, denizlerdeki hak ve menfaatlerini korumak için aktif bir politika izliyor. Son yıllarda Türkiye, açık denizlerde araştırma ve sondaj faaliyetlerini artırdı; Oruç Reis ve Barbaros Hayreddin Paşa gibi sismik araştırma gemileriyle Doğu Akdeniz'de tarama yapıyor. Ayrıca, Libya ile imzalanan deniz yetki alanı mutabakatı, Türkiye'nin bölgesel denklemdeki konumunu güçlendirdi. Açık denizlerdeki madencilik ve enerji kaynaklarına erişim, Türkiye'nin enerji arz güvenliği ve ekonomik büyümesi için kritik. Türkiye, ISA'da gözlemci statüsüne sahip ve gelecekte bu alanda daha aktif rol almayı hedefliyor. Öte yandan, Türk deniz ticareti filoları, küresel ticaretin önemli bir parçası. Açık denizlerdeki istikrarsızlık, Türkiye'nin ihracat ve ithalat rotalarını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye, deniz hukuku ve güvenliği konusunda uluslararası işbirliğine önem veriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Açık denizlerdeki paylaşım mücadelesi, Türkiye için çok boyutlu sonuçlar doğuruyor. Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon arama faaliyetleri ve deniz yetki alanı anlaşmazlıkları, Türkiye'nin bölgesel güç projeksiyonunu doğrudan etkiliyor. Türkiye, UNCLOS'a taraf olmasa da, denizlerdeki haklarını korumak için askeri ve diplomatik araçları kullanmaktan çekinmiyor. Ayrıca, açık deniz madenciliği ve enerji kaynaklarına erişim, Türkiye'nin enerji arz güvenliği ve ekonomik bağımsızlığı için kritik. Türkiye'nin ISA'daki gözlemci statüsü, gelecekte bu alanda daha aktif rol alabileceğini gösteriyor. Öte yandan, Türk deniz ticareti filoları, küresel ticaretin önemli bir parçası; açık denizlerdeki istikrarsızlık, Türkiye'nin ihracat ve ithalat rotalarını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye, deniz hukuku ve güvenliği konusunda uluslararası işbirliğine önem veriyor. Sonuç olarak, açık denizlerdeki rekabet, Türkiye'nin dış politikasında öncelikli bir yer tutmaya devam edecek.