Avrupa Birliği (AB), İsrail'in Lübnan'da artan askeri faaliyetlerine karşı sert bir uyarıda bulunarak, tarafları derhal ateşkese ve diplomatik müzakerelere dönmeye çağırdı. AB Dışişleri Sözcüsü Nabila Massrali, yaptığı yazılı açıklamada, "Lübnan halkı zaten büyük bir acı ve yıkıma maruz kalmıştır. Askeri tırmanışın durdurulması ve siyasi çözümün önünün açılması elzemdir" ifadelerini kullandı. Brüksel'den yapılan bu açıklama, İsrail Savunma Kuvvetleri'nin (IDF) Güney Lübnan'daki Hizbullah hedeflerine yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdığı ve kara harekâtı hazırlıklarını hızlandırdığı bir döneme denk geliyor. AB'nin çağrısı, Birleşmiş Milletler (BM) ve diğer uluslararası aktörlerin de bölgede gerilimi düşürmek için yoğun diplomatik girişimlerde bulunduğu bir ortamda yapıldı.
Gerginliğin arka planı ve tarafların pozisyonu
İsrail-Lübnan sınırında son haftalarda yaşanan çatışmalar, 2006 savaşından bu yana en ciddi askeri karşılaşmalar olarak değerlendiriliyor. Hizbullah'ın 8 Ekim 2023'te İsrail'e yönelik roket saldırılarıyla başlayan süreç, İsrail'in Gazze'deki Hamas'a karşı yürüttüğü operasyonlarla eşzamanlı olarak ilerliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kuzey sınırındaki güvenlik tehditlerini ortadan kaldırmak için "gerekli tüm adımları atma" sözü verirken, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah da savaşın yeni bir cepheye sıçrayabileceği uyarısında bulundu. AB'nin çağrısı, özellikle Lübnan'da zaten derinleşen ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlık göz önüne alındığında, daha geniş bir bölgesel savaş riskini engellemeyi hedefliyor.
Diplomatik kaynaklara göre AB, Fransa ve Almanya öncülüğünde, İsrail ve Hizbullah arasında bir ateşkes anlaşmasının müzakere edilmesi için çalışıyor. Ancak şu ana kadar tarafların talepleri arasındaki büyük uçurum nedeniyle somut bir ilerleme kaydedilemedi. İsrail, Hizbullah'ın Litani Nehri'nin kuzeyine çekilmesini ve sınıra konuşlandırdığı ağır silahlarını sökmesini şart koşarken, Hizbullah, Gazze'deki ateşkes sağlanana kadar herhangi bir durdurmayı kabul etmeyeceğini belirtiyor. BM'nin 1701 sayılı kararı, bu konuda temel referans noktası olarak kabul ediliyor; ancak kararın uygulanması yıllardır rafa kalkmış durumda.
Bölgesel ve küresel boyut
Lübnan'daki gerilim, sadece iki ülke arasındaki bir çatışma olmanın ötesinde, tüm Orta Doğu'nun dengelerini etkileme potansiyeli taşıyor. İran'ın desteklediği Hizbullah'ın güçlü bir şekilde sahada olması, bölgedeki vekalet savaşlarının derinleşmesine neden oluyor. ABD, İsrail'in en büyük müttefiki olarak, Tel Aviv'i desteklerken, Rusya ve Çin ise diplomatik çözüm çağrılarında bulunuyor. Avrupa ülkeleri ise özellikle Akdeniz'deki enerji güvenliği ve göç akınları konusunda endişeli. Lübnan'dan Avrupa'ya yönelecek olası bir mülteci dalgası, halihazırda Ukrayna kriziyle mücadele eden AB ülkeleri için ek bir yük anlamına geliyor. Ayrıca Lübnan'ın kuzeyindeki Trablusşam ve Humus üzerinden geçen enerji hatları, Avrupa'nın enerji arz güvenliği açısından kritik öneme sahip.
Uzmanlar, çatışmaların daha da tırmanması halinde, Lübnan'ın tamamen parçalanabileceğini ve ülkenin daha önce olduğu gibi bir iç savaşa sürüklenebileceğini belirtiyor. Öte yandan, diplomatik çabaların başarısız olması durumunda, İsrail'in sınır ötesi operasyonlarının büyümesi ve buna karşılık Hizbullah'ın İsrail şehirlerine yönelik füze saldırılarının artması bekleniyor. Bu senaryoda, bölge ülkeleri ve küresel güçlerin daha doğrudan bir müdahalesi kaçınılmaz hale gelebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan'daki bu gelişmeler, Türkiye için doğrudan güvenlik ve dış politika sonuçları doğuruyor. Türkiye, uzun yıllardır Lübnan'daki siyasi istikrarın korunmasına katkıda bulunurken, özellikle BM Barış Gücü'ne (UNIFIL) asker göndererek aktif rol üstleniyor. İsrail-Hizbullah çatışmasının tırmanması, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji ve deniz güvenliği çıkarlarını da tehdit edebilir. Ayrıca, Suriye sınırına yakın bir bölgede artan gerilim, Türkiye'nin sınır güvenliğini risk altına sokuyor. Ankara, diplomatik çabaları desteklerken, aynı zamanda bölgedeki nüfuzunu korumak için dengeli bir politika izlemek durumunda. Türkiye'nin Katar ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerle yürüttüğü istişareler, çatışmanın yayılmasını önlemeye yönelik ortak adımların atılmasına zemin hazırlayabilir.