ABD ve Suudi Arabistan, 22 Temmuz 2026'da sivil nükleer enerji iş birliğinin yasal zeminini oluşturan 123 Anlaşması'nı imzaladı. ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman'ın imzaladığı anlaşma, iki ülke arasındaki enerji ilişkisinde yeni bir dönemi başlatırken, bölgesel dengeleri de yakından ilgilendiriyor. Ancak anlaşmanın imzalanması, Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirme talepleri ve İsrail'in güvenlik endişeleri nedeniyle diplomatik bir ultimatoma dönüşmüş durumda.
Gelişmenin arka planı
123 Anlaşması, ABD'nin başka bir ülkeye nükleer teknoloji ve malzeme transferini düzenleyen ikili bir çerçeve sunuyor. Bu anlaşma, ABD Kongresi'nin onayına tabi ve tarafların nükleer silah yapmama taahhüdünü içeriyor. Suudi Arabistan ile yapılan bu anlaşma, Krallığın sivil nükleer programını ilerletme hedefinin bir parçası olarak görülüyor. Suudi yetkililer, enerji kaynaklarını çeşitlendirmek ve fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltmak amacıyla nükleer enerjiyi gündemlerine almış durumda.
Anlaşmanın en kritik noktası, Suudi Arabistan'ın uranyumu kendi topraklarında zenginleştirme ve işleme hakkını elde etmek istemesi. Bu talep, ABD'nin nükleer silahların yayılmasını önleme politikalarıyla çelişiyor ve İsrail'in sert tepkisine yol açıyor. İsrail, Suudi Arabistan'ın nükleer kapasite edinmesini kendi güvenliği için bir tehdit olarak görüyor ve bu nedenle ABD'ye baskı yapıyor. Öte yandan, Suudi Arabistan da bu anlaşmayı, İsrail ile normalleşme sürecinde bir koz olarak kullanmak istiyor. Suudi yetkililer, nükleer haklarının tanınmasını, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi için bir ön koşul olarak öne sürüyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Bu anlaşma, Körfez bölgesindeki nükleer rekabeti de etkileyebilir. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Barakah nükleer santraliyle bölgede öncü konumda bulunuyor. Suudi Arabistan'ın da nükleer kulübe katılması, bölgesel bir nükleer yarışı tetikleyebilir. İran'ın nükleer programı zaten bölgede bir gerginlik kaynağıyken, Suudi Arabistan'ın olası zenginleştirme kapasitesi, bu gerilimi daha da artırabilir. Uzmanlar, bu gelişmenin Orta Doğu'da nükleer silahların yayılması riskini artırabileceği konusunda uyarıyor.
ABD açısından bakıldığında, bu anlaşma hem stratejik hem de ekonomik önem taşıyor. ABD, Suudi Arabistan ile ilişkilerini güçlendirmek ve Çin'in bölgedeki artan etkisini dengelemek istiyor. Nükleer iş birliği, iki ülke arasındaki bağları derinleştirebilir ve ABD şirketlerine yeni yatırım fırsatları sunabilir. Ancak anlaşmanın Kongre'de onaylanması, İsrail yanlısı grupların ve nükleer yayılma karşıtı milletvekillerinin muhalefetiyle karşılaşabilir. Bu nedenle sürecin önümüzdeki aylarda yoğun bir siyasi tartışmaya sahne olması bekleniyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin enerji politikaları ve bölgesel güvenlik dengeleri açısından önemli bir boyut taşıyor. Türkiye, uzun süredir Akkuyu Nükleer Santrali ile kendi nükleer enerji programını yürütüyor. Suudi Arabistan'ın nükleer alanda ABD ile iş birliği yapması, bölgede enerji rekabetini ve nükleer teknolojiye erişim konusundaki dengeleri değiştirebilir. Türkiye'nin nükleer enerji konusundaki hassasiyeti ve uranyum zenginleştirme gibi konulardaki tutumu, bu gelişmeyi yakından takip etmesini gerektiriyor. Ayrıca, İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme sürecinin Türkiye'nin Orta Doğu politikalarını etkileme potansiyeli bulunuyor. Bu nedenle Ankara'nın, bölgesel güvenlik ve enerji çıkarları açısından bu süreci dikkatle izlemesi bekleniyor.