ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile varılan mutabakatın "bittiğini" ilan etmesine karşın, üst düzey Amerikan yetkilileri Washington'ın Tahran'la diyalog yürütme niyetini yineledi. Bu çelişkili mesajlar, ABD-İran geriliminin silahlı çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği sorusunu gündemde tutuyor. Irak ve Suriye'deki vekil güçler aracılığıyla süren mücadelenin yanı sıra nükleer müzakerelerdeki tıkanıklık, iki ülkeyi yeniden savaşın eşiğine getirmiş durumda. Peki barış görüşmeleri yeniden başlayacak mı? Hangi koşullar altında?
Trump'ın Açıklaması ve Washington'dan Gelen Sinyaller
Donald Trump, geçtiğimiz hafta yaptığı bir açıklamada İran'la imzalanan mutabakatın "artık geçersiz olduğunu" belirtti. Beyaz Saray'dan yapılan yazılı açıklamada ise "Mutabakat rafa kalkmıştır" ifadesine yer verildi. Ancak aynı gün içinde ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, "Müzakere masası hâlâ açık, ancak İran'ın yapıcı adımlar atması gerekiyor" dedi. Bu ikili mesaj, Trump yönetiminin İran'a yönelik stratejisindeki iç çelişkileri gözler önüne seriyor. Bir yandan maksimum baskı politikası sürerken, diğer yandan diplomasi kanalını tamamen kapatmama niyeti var. Uzmanlar, bu durumun İran'ın nükleer programındaki ilerlemelere karşı bir koz olarak kullanıldığını düşünüyor. Tahran yönetimi ise Trump'ın güvenilmez olduğu gerekçesiyle müzakerelere mesafeli yaklaşıyor.
2015'te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), Trump'ın 2018'de tek taraflı olarak çekilmesiyle büyük yara almıştı. Ardından ABD'nin yeniden uyguladığı yaptırımlar, İran'ın uranyum zenginleştirme seviyesini yükseltmesine neden oldu. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporlarına göre İran, şu anda yüzde 60 saflıkta uranyum üretebilecek kapasiteye sahip. Bu durum, İsrail ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere bölgede ciddi endişe yaratıyor. Trump yönetimi, İran'ı nükleer silah geliştirmeye bir adım daha yaklaştığı gerekçesiyle tehdit ederken, Tahran ise tüm adımlarının barışçıl olduğunu savunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Vekalet Savaşları ve Diplomasi
ABD-İran çatışması yalnızca nükleer müzakerelerle sınırlı değil. Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan'da vekil güçler aracılığıyla yürütülen mücadele, bölgesel istikrarı tehdit ediyor. Kasım Süleymani suikastı sonrası Irak'taki Şii milis gruplarının ABD hedeflerine yönelik saldırıları tırmanmış durumda. ABD'nin askeri varlığını azalttığı bölgelerde boşluğu doldurmaya çalışan İran, özellikle Suriye'de İsrail ile doğrudan çatışma riskini artırıyor. Öte yandan, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan, İran'ın bölgesel nüfuzuna karşı ABD'den daha fazla askeri destek talep ediyor. Küresel enerji piyasalarında ise olası bir savaşın petrol fiyatlarını fırlatacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya'nın diplomatik olarak İran'a yakın durması, uluslararası toplumun birleşik bir tavır almasını engelliyor. BM Güvenlik Konseyi'nde alınan kararların bağlayıcılığı sorgulanırken, müzakerelerde arabuluculuk yapan Avrupa Birliği ülkeleri de çabalarının sonuçsuz kaldığını ifade ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD-İran geriliminden hem güvenlik hem de ekonomik açıdan doğrudan etkileniyor. İran ile uzun bir kara sınırını paylaşan Türkiye, olası bir savaş durumunda mülteci akını ve sınır güvenliği riskiyle karşı karşıya kalabilir. Ayrıca İran doğalgazına bağımlı olan Türkiye enerji tedarikinde kesinti yaşama tehlikesi altında. Ticari açıdan, ABD yaptırımları Türk şirketlerinin İran ile ticaretini zorlaştırıyor. Diplomatik olarak Ankara, hem Washington hem de Tahran'la denge politikası izlemek zorunda; bu nedenle savaştan kaçınan ve diyaloğu teşvik eden bir tutum sergiliyor. Türkiye, Rusya ve Katar gibi ülkelerle birlikte bölgesel krizlerde arabuluculuk rolünü sürdürmek istiyor. Ancak iç siyasetteki hassas dengeler, Türkiye'nin manevra alanını sınırlıyor.