ABD ile İran arasında 2025 yılında imzalanan Mutabakat Zaptı (MoU), nükleer programın sınırlandırılmasını öngörürken, balistik füzeleri kapsam dışı bıraktı. Uzmanlara göre bu eksiklik, Tahran’ın caydırıcılık doktrininin omurgasını oluşturan füzelerin geliştirilmesine zımni bir onay anlamına geliyor. Böylece İran, kısa ve orta menzilli balistik füzelerini modernize etmeye devam ederken, ABD’nin bu alandaki sessizliği bölgesel gerginlikleri artırma potansiyeli taşıyor. Anlaşmanın imzalandığı tarihten itibaren İran’ın füze denemelerinde kayda değer bir artış gözlenirken, Suudi Arabistan ve İsrail başta olmak üzere bölge ülkeleri endişelerini dile getiriyor.
Mutabakat Zaptı’nın Arka Planı: Neler Dahil, Neler Dışarıda?
2025’te imzalanan MoU, İran’ın nükleer zenginleştirme faaliyetlerini belirli bir seviyede sınırlandırmayı ve uluslararası denetimlere izin vermeyi amaçlıyor. Ancak metin, balistik füzelere ilişkin herhangi bir hüküm içermiyor. Oysa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2015 tarihli 2231 sayılı kararı, İran’ın balistik füze geliştirmesini “kınayan” bir dil kullanmıştı. Yeni mutabakat, bu kararın ilgili maddelerini yeniden canlandırmadığı gibi, füze programını da tamamen görmezden geliyor. İran Dışişleri Bakanı, anlaşmanın imzalanmasının ardından yaptığı açıklamada, “füze programımız asla müzakere konusu değildir” ifadesini kullanarak Tahran’ın bu konudaki kararlılığını ortaya koydu. ABD yetkilileri ise konuyu yorumlamaktan kaçınırken, Kongre’deki bazı Cumhuriyetçi senatörler anlaşmayı “eksik ve tehlikeli” olarak nitelendirdi.
İran’ın balistik füze cephaneliği, Şahab-3 (orta menzilli, 2.000 km menzil) ve Seccil-2 (katı yakıtlı, 2.500 km menzil) gibi modelleri içeriyor. Bu füzeler, İsrail ve Suudi Arabistan’ın yanı sıra Doğu Avrupa’daki bazı NATO üslerini vurabilecek kapasiteye sahip. MoU’nun bu füzeleri kapsamaması, İran’ın caydırıcılık stratejisinin merkezinde yer alan bu silahları geliştirmeye devam etmesine olanak tanıyor. Ayrıca anlaşma, İran’ın insansız hava araçları (İHA) ve seyir füzeleri gibi diğer hassas vuruş kabiliyetlerini de düzenlemiyor. Uzmanlar, bu boşluğun İran’ın hibrit savaş doktrinini güçlendireceği görüşünde.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Suudi Arabistan, İsrail ve Diğer Aktörler
Mutabakatın balistik füzeleri dışarıda bırakması, Orta Doğu’daki güç dengesini doğrudan etkiliyor. Suudi Arabistan, İran’ın füze tehdidine karşılık olarak kendi savunma harcamalarını artırırken, ABD’den THAAD ve Patriot gibi hava savunma sistemleri tedarik etmeye devam ediyor. İsrail ise MoU’yu “tarihi hata” olarak nitelendirerek, İran’ın füze programına karşı önleyici saldırı seçeneğini masada tuttuğunu sinyal verdi. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi Körfez ülkeleri, anlaşmanın kendilerini İran’ın artan füze kabiliyetine karşı korumasız bıraktığı endişesini taşıyor. Bu durum, bölgede bir silahlanma yarışını tetikleme potansiyeli taşıyor.
Küresel ölçekte ise anlaşma, ABD’nin müttefikleri arasında güven bunalımına yol açıyor. Avrupa Birliği, balistik füzelerin mutabakata dahil edilmemesini ‘endişe verici’ bulurken, Rusya ve Çin ise İran’ın füze programına yönelik uluslararası yaptırımların kalkmasından memnun. Bu durum, BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik silah ambargosunun sona ermesiyle birlikte, Tahran’ın savunma sanayiinde dışa bağımlılığını azaltmasına yardımcı oluyor. Sonuç olarak, MoU’nun füze boyutundaki sessizlik, yalnızca bölgesel güvenlik dinamiklerini değil, aynı zamanda küresel silah kontrol rejimlerini de zayıflatıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran’ın balistik füze programının kapsam dışı bırakıldığı bu mutabakatı, komşusu İran’la ilişkileri bağlamında dikkatle izlemektedir. İran’ın füze kabiliyetinin sınırlandırılmaması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Suriye’deki güvenlik çıkarlarını dolaylı olarak etkileyebilir. Öte yandan, Türkiye’nin kendi füze savunma sistemleri ve yerli füze programları (örneğin BORA ve TAYFUN) açısından, İran’ın bu alandaki serbestisi, caydırıcılık dengesini yeniden şekillendirebilir. Ankara’nın bu gelişmeyi, savunma sanayiinde yerli üretimi hızlandırmak ve NATO içinde daha güçlü bir pozisyon almak için bir fırsat olarak değerlendirmesi muhtemeldir.