ABD ile İran arasında 2015 yılında imzalanan ve nükleer program karşılığında yaptırımların kaldırılmasını öngören Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın (JCPOA) memorandumu resmi olarak sona erdi. Ancak uzmanlar, bu sürenin dolmasının tek başına tam kapsamlı bir çatışmaya yol açmayacağını, özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlere rağmen diplomatik çabaların sürdüğünü belirtiyor. Bloomberg News Ortadoğu Muhabiri Dan Williams, Bloomberg This Weekend programında yaptığı değerlendirmede, taraflar arasındaki iletişim kanallarının açık olduğunu ve bölgesel güvenlik endişelerinin diplomasi masasında ele alındığını ifade etti.
Memorandumun Sona Ermesi: Beklenen Son
JCPOA olarak bilinen anlaşma, 2015 yılında BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya’nın (5+1) İran ile imzaladığı bir mutabakat zaptıydı. Bu kapsamda İran, nükleer programını kısıtlama karşılığında ekonomik yaptırımların hafifletilmesini sağlamıştı. Ancak 2018 yılında dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesi ve ‘maksimum baskı’ politikasını başlatmasıyla anlaşmanın etkisi zayıflamıştı. Biden yönetimi ise anlaşmaya geri dönme çabalarını sürdürse de müzakerelerde ilerleme sağlanamamıştı. Bugün itibarıyla anlaşmanın süresinin dolması, tarafların hukuki olarak artık bağlayıcı bir çerçeveye sahip olmadığı anlamına geliyor. Ancak bu durum, kısa vadede askeri bir çatışmayı tetiklemekten ziyade, tarafların stratejik hesaplarını yeniden gözden geçirmesine yol açıyor.
İran, anlaşmanın sona ermesinin ardından uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sürdüreceğini ve bölgesel politikalarında bağımsız hareket edeceğini açıkladı. Tahran yönetimi, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin kendileri için kritik olduğunu ve bu konuda uluslararası toplumla işbirliğine açık olduklarını vurguluyor. Öte yandan ABD, İran’ın nükleer faaliyetlerine karşı askeri seçeneklerin masada olduğunu yinelerken, aynı zamanda diplomatik kanalların da açık tutulduğunu belirtiyor. Bu ikircikli tutum, bölgedeki gerginliğin kontrollü bir şekilde yönetilmeye çalışıldığını gösteriyor.
Hürmüz Boğazı: Küresel Enerji Güvenliğinin Kilit Noktası
Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği stratejik bir su yolu olarak öne çıkıyor. Bu nedenle, İran’ın boğazı kapatma tehditleri, küresel enerji piyasalarında dalgalanmalara neden olabiliyor. Son dönemde İran’ın desteklediği grupların Basra Körfezi’nde ticari gemilere yönelik saldırıları, bölgedeki tansiyonu artırmış durumda. Ancak Dan Williams’ın da belirttiği gibi, bu saldırılar diplomatik müzakereleri tamamen durdurmadı. ABD ve İran arasında Umman aracılığıyla yürütülen dolaylı görüşmelerin devam ettiği, özellikle nükleer programın denetlenmesi ve yaptırımların hafifletilmesi konularında diplomatik çözüm yollarının arandığı biliniyor.
Bölgesel aktörler de bu süreçte denge politikası izliyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, kendi güvenliklerini sağlamak için hem ABD ile askeri işbirliğini derinleştiriyor hem de İran ile diyalog kanallarını açık tutuyor. Bu durum, bölgede çok taraflı bir diplomasinin önemini artırıyor. Ayrıca Çin ve Rusya’nın İran ile enerji ve askeri alanlardaki işbirliği, Batı’nın yaptırım politikalarının etkinliğini sınırlıyor. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı üzerinden yaşanan gerilim, yalnızca ABD-İran ilişkilerini değil, küresel güç dengelerini de yakından ilgilendiriyor.
Diplomasinin Geleceği: Müzakere mi, Çatışma mı?
Uzmanlar, anlaşmanın sona ermesinin hemen ardından tarafların daha agresif bir tutum sergilemesinin beklenmediğini, ancak uzun vadede ciddi riskler bulunduğunu ifade ediyor. İran’ın nükleer programı konusunda şeffaflık sağlamaması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetimlerinin sınırlı kalması ve ABD’nin yaptırımları sıkılaştırma olasılığı, yeni bir krizin fitilini ateşleyebilir. Öte yandan, İran’ın iç siyasi dinamikleri ve ekonomik zorlukları, Tahran’ı müzakere masasına oturmaya itebilir.
Dan Williams, mevcut durumda iki tarafın da savaştan kaçındığını, ancak caydırıcılık politikalarının devam ettiğini vurguluyor. Bu çerçevede, tarafların karşılıklı olarak kırmızı çizgilerini test ettiği bir süreç öngörülüyor. Özellikle İran’ın uranyum zenginleştirme seviyesini artırması veya ABD’nin yeni yaptırım paketleri açıklaması, sürecin seyrini değiştirebilir. Ancak şu an için diplomasi, savaştan daha olası bir senaryo olarak öne çıkıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, enerji ihtiyacının önemli bir kısmını ithal eden bir ülke olarak Hürmüz Boğazı’nın güvenliğine doğrudan bağımlıdır. Boğazda yaşanacak bir kriz, enerji fiyatlarını yükseltecek ve Türkiye’nin cari açığını olumsuz etkileyecektir. Türkiye, ABD ve İran arasındaki gerilimde arabuluculuk rolü üstlenme kapasitesine sahip nadir ülkelerden biridir. Bu nedenle, Türkiye’nin hem Batı ittifakı içindeki konumunu koruyarak hem de İran ile komşuluk ilişkilerini geliştirerek bu süreçte aktif bir diplomasi yürütmesi kritik önem taşıyor. Ayrıca Türkiye’nin Katar ile olan enerji anlaşmaları ve Doğu Akdeniz’deki doğalgaz aramaları, bölgesel enerji haritasında Türkiye’nin elini güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.