ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki Larak Adası'nda bulunan bir ABD roket rampasına misilleme saldırısının ardından daha fazla askeri harekat yapılacağını açıkladı. Haftalardır süren gerginlikte ilk kez iki ülke doğrudan birbirine karşılıklı saldırı düzenlemiş oldu. Pentagon, İran'ın attığı füzelerin ABD donanmasına ait bir savaş gemisinin yakınına düştüğünü, can kaybı yaşanmadığını duyururken, Tahran yönetimi saldırının ABD'nin Larak Adası'ndaki askeri varlığına misilleme olduğunu açıkladı. Trump, Twitter'dan yaptığı açıklamada, "İran'ın pervasız eylemleri cezasız kalmayacak. Gerekli tüm önlemleri alıyoruz ve gerektiğinde daha güçlü bir yanıt vereceğiz" ifadelerini kullandı.
Gerginliğin arka planı ve tarafların açıklamaları
Son gelişmeler, ABD'nin 2 Haziran'da Larak Adası'nda konuşlu İran Devrim Muhafızları Ordusu'na (DMO) ait roket rampalarını hedef alan hava saldırısına dayanıyor. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), saldırının Hürmüz Boğazı'nda ticari gemilere yönelik tehditleri bertaraf etmek amacıyla gerçekleştirildiğini açıklamıştı. İran ise bu saldırıya kayıtsız kalmayacağını duyurmuş ve nihayet 10 Haziran gecesi Basra Körfezi'nde devriye görevi yapan ABD savaş gemisine karşı deniz ve kara füzeleri fırlattı. Füzelerin isabet etmemesi, iki ülke arasında tam bir çatışmaya dönüşme endişesini bir süreliğine hafifletse de, tansiyonun düşmediği görülüyor.
İran Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, "ABD'nin toprağımıza yönelik her türlü saldırısı, uluslararası hukuka aykırıdır ve misilleme hakkımızı doğurur. Larak Adası'na yapılan saldırı, bölgedeki istikrarı bozan bir provokasyondur" denildi. Bununla birlikte, İran'ın saldırıda kullandığı füzelerin isabet etmemesinin tesadüf mü yoksa mesaj mı olduğu merak konusu. Bazı analistler, Tahran'ın doğrudan bir savaştan kaçınmak için sembolik bir yanıt verdiğini, buna karşılık Trump yönetiminin seçim atmosferinde daha güçlü bir duruş sergileyerek ulusal güvenlik imajını güçlendirmeye çalıştığını yorumluyor.
Bölgesel ve küresel etkiler: Enerji güvenliği ve tırmanma riski
Hürmüz Boğazı, dünya petrol arzının yaklaşık beşte biri için kritik bir geçiş noktası. Bu nedenle, ABD ve İran arasında yaşanan bu karşılıklı saldırılar, küresel enerji piyasalarında tedirginliğe yol açtı. Brent petrolün varil fiyatı, haberin ardından kısa sürede %3 yükselerek 85 doların üzerine çıktı. Uzmanlar, çatışmanın kontrolden çıkması halinde Körfez ülkelerinin petrol sevkiyatının kesintiye uğrayabileceği ve küresel enflasyonist baskıların artabileceği uyarısında bulunuyor.
Ayrıca, bu gelişme, ABD'nin İran'a yönelik "maksimum baskı" politikasının bir parçası olarak okunuyor. Trump yönetimi, 2018'de nükleer anlaşmadan çekilmesinden bu yana İran'a sert yaptırımlar uyguluyor. İran ise uranyum zenginleştirme faaliyetlerini artırarak karşılık veriyor. Son dönemde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporları, İran'ın stoklarının anlaşma sınırlarını çoktan aştığını gösteriyor. Bu çerçevede, iki ülkenin doğrudan askeri çatışmaya girmesi, nükleer anlaşmasız ortamda tırmanma riskini beraberinde getiriyor.
Bölge ülkeleri, endişelerini gizlemiyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, tarafsız kalmaya çalışırken, diplomatik kanallardan tansiyonun düşürülmesi için çağrıda bulunuyor. Rusya ise Batı'ya karşı bir denge unsuru olarak İran'a yakın duruyor ve BM Güvenlik Konseyi'nde ABD'ye eleştiriler yöneltiyor. Bu durum, bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek nitelikte.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, komşusu İran ve müttefiki ABD arasındaki bu gerilimi yakından izliyor. Enerji ihtiyacının bir kısmını İran'dan ve Körfez ülkelerinden karşılayan Türkiye, Hürmüz Boğazı'nın güvenliğini doğrudan kendi enerji arz güvenliğiyle ilişkilendiriyor. Ayrıca, bölgede yaşanacak bir çatışma, Suriye ve Irak'ta tansiyonun artmasına ve yeni göç dalgalarına yol açabilir. Türk diplomatları, tarafları itidale çağırırken, Ankara'nın hem İran'la ekonomik ilişkilerini korumak hem de NATO ittifakının gerekliliklerini dengelemek gibi hassas bir konumda olduğu değerlendiriliyor. Sonuç olarak, bu gelişme Türk dış politikasında "bölgesel istikrar" ve "enerji güvenliği" önceliklerini yeniden gündeme getiriyor.