İran ile ABD arasında nükleer anlaşma ve bölgesel gerilimlerin azaltılmasına yönelik müzakereler hız kazanırken, Tahran yönetimi geçtiğimiz yıl boyunca kendisine yönelik suikast ve saldırıların caydırıcı olmadığını açıkladı. İranlı yetkililer, bu eylemlerin ülkenin müzakere pozisyonunu zayıflatmak bir yana, daha da güçlendirdiğini iddia ediyor. Özellikle İsrail’e atfedilen saldırılar ve iç istikrarsızlık girişimleri, Tahran’ın hem iç kamuoyuna hem de uluslararası topluma yönelik söyleminde önemli bir yer tutuyor. Peki, bu gelişmeler Ortadoğu’daki güç dengelerini ve Türkiye’nin dış politikasını nasıl etkileyebilir?
Gelişmenin arka planı: Suikast ve saldırıların gölgesinde diplomasi
Son bir yıl içinde İran, nükleer programının kilit isimlerinden fizikçi Muhsin Fahrizade’nin suikastı, askeri tesislere yönelik siber saldırılar ve bölgesel milis güçlerine karşı operasyonlar dahil olmak üzere bir dizi güvenlik sorunuyla karşı karşıya kaldı. İran yönetimi bu olayların çoğunu İsrail ve ABD’ye bağlarken, bunların ülkenin müzakere gücünü kırmak için planlandığını savunuyor. Ancak Tahran, bu saldırılara rağmen Viyana’da devam eden müzakerelerde pozisyonunu koruduğunu ve hatta bazı alanlarda taviz koparmayı başardığını öne sürüyor.
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Said Hatibzade, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “Düşmanlarımız şiddet ve terörle bizi masadan uzaklaştırmaya çalıştı ama başaramadılar. Tam tersine, bu eylemler ulusal birliğimizi güçlendirdi ve müzakere ekibimize halkın desteğini artırdı” ifadelerini kullandı. Bu söylem, İran’ın iç kamuoyunda ABD ve İsrail karşıtı duyguları canlı tutma stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Anlaşma ve yaptırımlar arasında denge
ABD ve İran arasındaki dolaylı görüşmeler, 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (KOEP) dönüş ve yaptırımların kaldırılması olasılığı etrafında şekilleniyor. İran, tüm yaptırımların kaldırılması ve nükleer faaliyetlerine yönelik kısıtlamaların hafifletilmesini talep ederken, ABD yönetimi İran’ın balistik füze programı ve bölgesel milis güçlerine desteği gibi konularda da sınırlama getirmek istiyor. Bu bağlamda, Tahran’ın son dönemde yaşadığı güvenlik olayları, müzakerelerde elini güçlendirmek için kullandığı bir koz olarak öne çıkıyor.
Uzmanlara göre, İran’ın “caydırılmadık” mesajı, aynı zamanda Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgesel rakiplere de yönelik. İran, bu ülkelerin kendisini zayıf düşürmek için ABD ile işbirliği yaptığını düşünüyor. Diğer yandan, ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığını azaltma eğilimi, Tahran’ın elini güçlendiren bir diğer faktör. Biden yönetimi, Afganistan’dan çekilme ve Irak’taki varlığını yeniden şekillendirme sürecinde İran ile diplomatik bir çözümü tercih ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran anlaşması, Türkiye’nin enerji güvenliği ve bölgesel istikrarı açısından kritik öneme sahip. Türkiye, İran’dan doğalgaz ithalatı yapıyor ve iki ülke arasında enerji alanında işbirliği potansiyeli bulunuyor. Olası bir anlaşma, Türkiye’nin enerji maliyetlerini düşürebilir ve İran’a yönelik yaptırımların hafiflemesi durumunda ticaret hacmini artırabilir. Ayrıca, İran ile ABD arasındaki gerilimin azalması, Irak ve Suriye’deki istikrarsızlığı da olumlu etkileyebilir. Ancak, Türkiye’nin İran’ın bölgesel milis güçlerine desteği konusundaki endişeleri devam ediyor. Ankara, anlaşma sonrası İran’ın nüfuzunun artmasından ve PKK/PYD gibi terör örgütlerine yansımalarından çekiniyor. Bu nedenle Türkiye, gelişmeleri dikkatle izlemeli ve kendi çıkarları doğrultusunda dengeli bir politika izlemelidir.