Washington, onlarca yıldır sürdürdüğü Lübnan politikasında radikal bir dönüşüme imza atmaya hazırlanıyor. ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, uzun süredir terör örgütü olarak kabul ettiği ve askeri kanadının tamamen ortadan kaldırılmasını hedeflediği Hizbullah ile doğrudan görüşme arayışına girdi. Bu adım, 1991 Madrid Barış Konferansı'ndan bu yana Lübnan ile İsrail arasında ilk kez resmi müzakerelerin başlatılmasına yönelik ABD girişimiyle eş zamanlı olarak geliyor. Peki, bu tarihi dönüşümün arka planında ne yatıyor? Hizbullah'ın bu çağrıya yanıt vermesi ne kadar olası?
ABD'nin Lübnan Politikasında Köklü Değişim
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana ABD, Lübnan'daki en büyük önceliğinin Hizbullah'ın etkisizleştirilmesi olduğunu defalarca dile getirdi. Özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından Hizbullah, ABD'nin terör örgütleri listesinde en üst sıralarda yer aldı; örgütün silahlı kanadına yönelik operasyonlara ve yaptırımlara ağırlık verildi. Ancak Trump yönetimi, bu geleneksel politikayı bir adım öteye taşıyarak, Hizbullah'la müzakere masasına oturmayı gündemine aldı. Beyaz Saray'dan yapılan açıklamalara göre, bu girişimin amacı, Lübnan'da kalıcı istikrarı sağlamak ve bölgesel gerilimi azaltmak olarak açıklanıyor. Ancak bu adım, hem ABD içinde hem de uluslararası arenada büyük tartışmalara yol açtı. Özellikle İsrail ve bazı Arap ülkeleri, Hizbullah'la yapılacak herhangi bir görüşmenin örgütü meşrulaştıracağı ve bölgedeki güç dengesini değiştireceği endişesini dile getiriyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Madrid sürecinden bu yana ilk kez Lübnan ve İsrail arasında doğrudan müzakereler için sponsorluk yapması da dikkat çekici. Bu müzakerelerin kapsamı, deniz sınırları ve enerji kaynaklarının paylaşımı gibi somut konuları içeriyor. Enerji krizi ve küresel piyasalardaki dalgalanmalar, Doğu Akdeniz'deki doğalgaz rezervlerinin önemini artırırken, ABD'nin bu bölgedeki enerji denklemine müdahil olma isteği de bu süreci hızlandırmış görünüyor. Hizbullah'ın ise bu görüşmelere doğrudan dahil olmaması, ancak Lübnan hükümeti üzerindeki etkisini kullanarak süreci yönlendirmesi bekleniyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Trump yönetiminin bu cesur adımı, Ortadoğu'daki dengeleri derinden etkileme potansiyeli taşıyor. İran'ın en önemli müttefiki olan Hizbullah'ın bu görüşmelere sıcak bakması, Tahran ile Washington arasındaki gerilimi daha da artırabilir. Öte yandan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, Hizbullah'ın bölgesel nüfuzunun artmasından endişe duyuyor. Arap Birliği'nin Hizbullah'a yönelik tutumu uzun süredir bölünmüş durumda; bazı üyeler örgütü terör listesine alırken, bazıları ise onu meşru bir direniş hareketi olarak görüyor. Bu belirsizlik, ABD'nin yeni girişiminin bölgesel yansımalarını öngörmeyi zorlaştırıyor.
Hizbullah'ın lideri Hasan Nasrallah'ın son açıklamaları, örgütün ABD ile doğrudan görüşmeye pek sıcak bakmadığını gösteriyor. Nasrallah, daha önce yaptığı konuşmalarda ABD'yi "büyük şeytan" olarak nitelendirmiş ve müzakere çağrılarını geri çevirmişti. Bununla birlikte, örgütün pragmatik kanadı, ABD'nin yaptırımlarının hafifletilmesi ve Lübnan'ın ekonomik krizden çıkışı için bu tür bir diyaloğun faydalı olabileceğini düşünüyor. Lübnan'ın içinde bulunduğu ağır ekonomik çöküş, siyasi kilitlenme ve altyapı sorunları, Hizbullah'ın pozisyonunu gözden geçirmesine neden olabilir. Ancak örgütün İsrail'le doğrudan müzakere masasına oturması, kuruluş felsefesine ve ideolojik duruşuna aykırı olduğu için şimdilik düşük bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin bölgesel politikaları açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Türkiye, uzun süredir Lübnan'ın siyasi istikrarına vurgu yapmakta ve ülkedeki farklı dini ve etnik grupların temsil edildiği kapsayıcı bir hükümet kurulmasını desteklemektedir. Ankara, Hizbullah'ın silah bırakması ve siyasi sürece entegre olması yönündeki taleplerini sürdürüyor. Ancak ABD'nin bu yeni girişimi, Türkiye'nin bölgedeki etkinliğini artırmak için bir fırsat penceresi açabilir. Türkiye, Lübnan ile tarihi ve kültürel bağları ve bölgedeki arabuluculuk rolüyle, ABD'nin yürüteceği müzakerelerde dengeleyici bir unsur olabilir. Ayrıca, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda Türkiye'nin hakları bulunuyor; bu müzakerelerin sonuçları, Türkiye'nin deniz yetki alanları ve enerji politikalarını doğrudan etkileyebilir. Dolayısıyla Ankara'nın bu süreci yakından takip etmesi ve gerektiğinde masada yer alması stratejik bir önem taşıyor.