İsrail ordusu, ABD yönetiminin bölgede tansiyonu düşürme ve diplomatik çözüm bulma çabalarına rağmen Suriye ve Lübnan'a yönelik askeri operasyonlarını kesintisiz sürdürüyor. Son günlerde Lübnan'ın güneyine düzenlenen yoğun hava saldırıları ve Suriye topraklarına yönelik topçu atışları, İsrail'in kuzey cephesindeki askeri stratejisini değiştirmediğini gösteriyor. Orta Doğu'da ateşkes umutları giderek zayıflarken, İsrail'in bu saldırıları bölgesel savaş riskini artırıyor ve uluslararası toplumun tepkisini çekiyor.
İsrail'in çok cepheli saldırıları sürüyor
İsrail Savunma Kuvvetleri, Hizbullah'ın İsrail'in kuzey bölgelerine düzenlediği roket saldırılarına misilleme olarak Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah mevzilerini hedef aldığını açıkladı. Lübnan resmi haber ajansına göre, İsrail savaş uçakları başkent Beyrut'un güney banliyöleri dahil olmak üzere birçok noktayı vurdu. Saldırılarda sivil kayıpların yaşandığı bildirilirken, Lübnan Sağlık Bakanlığı ölü sayısının arttığını duyurdu. İsrail ordusu ise hedeflerin 'Hizbullah'a ait askeri altyapı' olduğunu savunuyor.
Suriye cephesinde ise İsrail güçleri, başkent Şam'ın güneyindeki askeri noktalara ve İran destekli grupların mevzilerine hava saldırıları düzenledi. Suriye gözlemevi, saldırılarda en az 10 kişinin hayatını kaybettiğini ve bazı askeri tesislerin büyük hasar gördüğünü rapor etti. İsrail, uzun süredir İran'ın Suriye'deki askeri varlığını ve silah sevkiyatlarını hedef alıyor; ancak son saldırıların kapsamı ve yoğunluğu dikkat çekiyor.
Gazze'deki savaşın ardından İsrail, kuzey cephesinde de Hizbullah ile çatışmalara girmişti. Hizbullah, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarını durdurmadığı sürece İsrail'in kuzeyindeki yerleşimlere saldırılarına devam edeceğini açıklamıştı. Karşılıklı saldırılar, 2006'daki İkinci Lübnan Savaşı'ndan bu yana en yoğun çatışmalara yol açtı. Sınır hattında on binlerce kişi yerinden edilirken, İsrail basını hükümetin Hizbullah'ı püskürtmek için kapsamlı bir askeri harekâta hazırlandığını öne sürüyor.
ABD'nin arabuluculuk çabaları ve bölgesel riskler
ABD yönetimi, son haftalarda İsrail ile Lübnan arasındaki gerilimi düşürmek için yoğun diplomatik girişimlerde bulunuyor. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü, İsrail'in 'meşru müdafaa hakkını' desteklediklerini ancak sivil kayıpların önlenmesi ve diplomatik çözüm bulunması gerektiğini vurguluyor. ABD özel temsilcisi Amos Hochstein'ın bölgeye yaptığı ziyaretler, taraflar arasında bir anlaşmanın ana hatlarını çizmeye çalıştığı yönünde yorumlanıyor. Ancak İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun savaş kabinesi, Hizbullah'ın sınırdan çekilmediği sürece diplomasiye sıcak bakmadığını sinyallerini veriyor.
Bu tablo, Orta Doğu'da bölgesel bir savaşın patlak verme riskini artırıyor. İran'ın Hizbullah'a verdiği açık destek, saldırıların İran-İsrail çatışmasının bir uzantısı olarak değerlendirilmesine yol açıyor. İsrail'in Suriye'de İran unsurlarını hedef alması, Tahran'ın dolaylı veya doğrudan müdahil olabileceği bir çatışma olasılığını güçlendiriyor. Birleşmiş Milletler, bölgede insani bir felaketin eşiğine gelindiği uyarısında bulunurken, mülteci hareketleri ve altyapı hasarları ülkeleri ekonomik olarak da zorluyor.
Arap Birliği ve bazı Avrupa ülkeleri, iki devletli çözüm çerçevesinde kalıcı bir barış çağrısı yapıyor. Ancak İsrail hükümetinin sert askeri yanıtları ve Hizbullah'ın tavizsiz tutumu, diplomatik çözüm ihtimalini zayıflatıyor. Bölge ülkeleri, İsrail'in Suriye ve Lübnan'a yönelik bu saldırılarının, daha geniş bir istikrarsızlığa yol açabileceğinden endişe ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Suriye ve Lübnan'da yaşanan çatışmalara doğrudan komşu konumda bulunuyor. İsrail'in bu ülkelere yönelik hava saldırıları ve kara harekâtları, Türkiye'nin güney sınırında yeni bir istikrarsızlık ve mülteci akışı riskini artırıyor. Türkiye, İsrail'in saldırılarını defalarca kınayarak uluslararası hukuk çerçevesinde diplomatik çözüm çağrısında bulundu. Ayrıca, Suriye'nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunmasına verdiği önem, İsrail'in bu ülkedeki operasyonlarını doğrudan tehdit olarak algılamasına yol açıyor. Ankara'nın bölgede nüfuz mücadelesi veren aktörlerle ilişkileri, Türkiye'yi bu krizin merkezinde konumlandırıyor. Türkiye, insani yardım ulaştırılması ve taraflar arasında diyalog kurulması için çaba gösteriyor.