ABD, 2026 yılında kuruluşunun 250. yıl dönümünü kutlamaya hazırlanırken, kurduğu uluslararası sistemle ilişkisini yeniden tanımlama ihtiyacıyla karşı karşıya. İkinci Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararası düzenin mimarı olan Amerika, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra rakipsiz bir süper güç olarak ortaya çıkmıştı. Ancak bugün, bu düzenin dayanak noktaları –demokrasi teşviki, serbest ticaret, askeri ittifak sistemi– giderek daha fazla sorgulanıyor. Ülke, bir yandan kendi iç siyasi kutuplaşması, gelir eşitsizliği ve demografik değişimlerle boğuşurken, diğer yandan Çin'in yükselişi, Rusya'nın revizyonist politikaları ve küresel güneyin artan özgüveni gibi dış baskılarla mücadele ediyor.
Yarım Asırlık Dönüşüm: Küresel Liderlikten İçe Kapanışa
ABD'nin 250 yıllık tarihi, bir ulusun kıtasal genişlemeden küresel hegemonyaya uzanan yolculuğudur. Ancak 2000'li yıllarla birlikte bu gidişat tersine dönmeye başladı. Afganistan ve Irak savaşları, 2008 mali krizi, 11 Eylül sonrası güvenlik paranoyası ve son olarak Trump döneminin “Önce Amerika” politikaları, ABD'nin dünyaya bakışını kökten değiştirdi. Joe Biden yönetimi ittifakları onarmaya ve çok taraflı kurumlara dönüşe çaba gösterse de, kamuoyu yoklamaları Amerikalıların büyük çoğunluğunun ülkenin dışarıdaki angajmanlarına sıcak bakmadığını gösteriyor. Özellikle Çin ile artan rekabet, ABD'nin askeri ve ekonomik kaynaklarını Pasifik'e yönlendirmesine neden olurken, Avrupa'daki geleneksel müttefikler Ankara, Berlin ve Paris gibi başkentlerin daha özerk politikalar izlemesine yol açtı.
Yeni Dünya Düzeninde Amerika'nın Yeri
ABD'nin karşı karşıya olduğu zorluklar yalnızca dış politikayla sınırlı değil. İç politikadaki derin kutuplaşma, seçim sistemine olan güveni aşındırırken, başkanlık seçimlerinin sonuçlarına itirazlar sıradanlaştı. Bu atmosfer, dış politika kararlarının da sürekli olarak iç siyasi hesaplara kurban edilmesine neden oluyor. Örneğin, Ukrayna'ya sağlanan askeri yardımın kongreden geçmesi aylar alırken, Çin'e karşı teknoloji yaptırımları şirketlerin lobi faaliyetleriyle sulandırılıyor. Aynı zamanda, ABD'nin kurduğu ve başını çektiği Bretton Woods sistemi, Dünya Bankası ve NATO gibi kurumların artık mevcut güç dengelerini yansıtmadığı yönünde artan bir eleştiri var. Çin liderliğindeki BRICS+ grubu, Brezilya ve Hindistan gibi yükselen güçler, Batı merkezli bu kurumlara alternatif arayışlarını somutlaştırıyor. ABD, bir yandan elindeki nüfuzu korumaya çalışırken, diğer yandan kendisinin yarattığı bu dünyanın sorumluluklarını paylaşmak zorunda olduğunu kabullenmeye başlıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin küresel liderlik rolünü sorgulaması, Türkiye için hem risk hem de fırsat barındırıyor. Ankara, Washington'ın bölgeden askeri olarak çekildiği alanlarda (Suriye, Irak) kendi inisiyatifini kullanma alanı bulurken, NATO içindeki konumu da yeniden tanımlanıyor. ABD'nin Çin'e odaklanması, Türkiye gibi bölgesel güçlerin Avrasya'da daha bağımsız manevra yapmasına olanak tanıyor. Ancak diğer yandan, ABD korumacılığının artması ve Türkiye'nin CAATSA yaptırımları altında olması, iki ülke arasındaki ticari ilişkileri sınırlıyor. ABD'nin kendi içine kapanması, Türkiye'yi Avrupa, Rusya ve Çin arasında daha dengeli bir dış politika izlemeye itiyor. Uzun vadede, Amerikan hegemonyasının zayıflaması, Türkiye'nin çok kutuplu dünyada elini güçlendirebilir, ancak bu süreçte öngörülemezlik de artıyor.