Günümüzde uluslararası düzenin hızla çözülüşü, tarihçiler ve analistler arasında şu soruyu gündeme getiriyor: İçinden geçtiğimiz dönem, 1890'ların emperyal rekabetine, 1930'ların faşist dalgasına mı yoksa 1950'lerin Soğuk Savaş kutuplaşmasına mı benziyor? Tarihsel analojiler, bugünkü jeopolitik gerilimleri anlamamıza yardımcı olsa da, her dönemin kendine özgü dinamikleri olduğu unutulmamalı. Çin'in yükselişi, Rusya'nın revizyonist tutumu, teknolojik bağımlılıklar ve iklim krizi gibi faktörler, geçmişle tam bir paralellik kurmayı zorlaştırıyor.
Tarihsel Benzerlikler ve Farklılıklar
1890'lar, büyük güçler arasında sömürge rekabetinin zirve yaptığı, ittifak sistemlerinin katılaştığı ve silahlanma yarışının hızlandığı bir dönemdi. Bugün de ABD ile Çin arasındaki teknoloji ve ticaret savaşı, benzer bir rekabeti andırıyor. Ancak nükleer silahların caydırıcı etkisi ve küresel tedarik zincirlerinin karmaşıklığı, 19. yüzyılın sonundaki gibi bir büyük savaşı bugün daha az olası kılıyor. 1930'ların aşırı milliyetçilik ve otoriterleşme dalgasına bakıldığında, Macaristan, Polonya gibi ülkelerde yükselen popülizm ve Rusya'nın Ukrayna'yı işgali bazı benzerlikler taşısa da, Avrupa Birliği gibi ulusüstü kurumlar ve demokratik normlar hâlâ ayakta. 1950'lerin Soğuk Savaş bloklaşması ise bugün ABD-Çin rekabetinin ideolojik olmaktan çok jeopolitik ve ekonomik bir temelde ilerlemesiyle ayrışıyor.
Küresel Sistemin Kırılganlıkları
Uluslararası sistem, artık ABD hegemonyasının zayıfladığı, Çin'in alternatif bir model sunduğu ve küresel yönetişim kurumlarının (BM, DTÖ) reforme edilemediği bir geçiş döneminden geçiyor. Pandemi, iklim değişikliği ve yapay zeka gibi sınır aşan sorunlar, kolektif hareket gerektirirken ülkeler giderek daha ulusalcı politikalar izliyor. Bu çelişki, sistemin kırılganlığını artırıyor. Tarihsel dersler, istikrarlı bir düzenin ancak hegemonik bir güç kadar, o gücün meşruiyetine ve ittifak sistemlerinin esnekliğine bağlı olduğunu gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, bu tarihsel kırılma anında çok kutuplu bir dünya düzeninde kendine stratejik bir alan açmaya çalışıyor. Hem NATO üyesi hem de Rusya ile ilişkilerini sürdürmesi, Soğuk Savaş dönemindeki katı blok siyasetinden farklı bir denge arayışını yansıtıyor. 1890'ların ittifak oyunları ile 1930'ların revizyonizmi arasında bir yerde duran Türkiye, Suriye, Libya, Karabağ gibi krizlerde askeri araçları kullanırken, bir yandan da enerji merkezi olma hedefiyle bölgesel bir aktör olarak yükseliyor. Ancak ekonomik kırılganlıklar, enflasyon ve dış borç yükü, tarihsel süreçteki manevra kabiliyetini sınırlayabilecek en kritik faktör olarak öne çıkıyor. Bu nedenle Türkiye'nin çok yönlü dış politikası, küresel sistemin nereye evrileceğine bağlı olarak başarı veya risk taşıyor.