11 Eylül 2001 saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçti. ABD, o günkü tehdit algısıyla şekillenen güvenlik mimarisini büyük ölçüde korurken, uzmanlar kurumların tehdit modellerini güncellememesinin yeni saldırılara kapı araladığı görüşünde. Saldırıların 25. yılında yapılan değerlendirmeler, Washington'ın hâlâ 'son savaşı' verme eğiliminde olduğunu ortaya koyuyor.
11 Eylül sonrası güvenlik mimarisi ve değişmeyen zihniyet
11 Eylül saldırıları, ABD'nin ulusal güvenlik doktrinini kökten değiştirdi. Terörle mücadele adı altında Afganistan ve Irak'a düzenlenen askeri müdahaleler, Vatan Güvenliği Bakanlığı'nın kurulması, Patriot Act gibi geniş yetkili yasalar ve dünya çapında istihbarat ağlarının genişletilmesi bu dönemin ürünü. Ancak aradan geçen 25 yılda tehdit yelpazesi önemli ölçüde değişti. Devlet destekli siber saldırılar, yapay zekâ destekli dezenformasyon, iklim kaynaklı güvenlik riskleri ve hibrit savaş yöntemleri öne çıkarken, kurumların büyük bölümü hâlâ cihatçı terör örgütlerine odaklı yapılarını koruyor.
Kaynak habere göre, tehdit modelini güncellemeyen bir kurum, bir sonraki tehdide hazırlıksız yakalanmaya aday. Bu tespit, sadece ABD için değil, benzer güvenlik bürokrasisine sahip tüm ülkeler için geçerli. 11 Eylül sonrası dönemde alınan sert önlemler, o günün koşullarında etkili oldu; fakat bugünün asimetrik tehditleri karşısında aynı araçlarla sonuç almak giderek zorlaşıyor. Örneğin, ABD'nin terörle mücadele operasyonlarına ayırdığı bütçenin önemli bir kısmı hâlâ eski yapılara akıyor. Oysa siber güvenlik, kritik altyapı koruması ve istihbarat paylaşımı gibi alanlarda ciddi yatırım açığı bulunuyor.
Uzmanlar, kurumsal hafızanın bir tuzak haline gelebildiğini vurguluyor. Geçmişte başarı getiren yöntemler, değişen tehdit ortamında köreltici bir etki yapabiliyor. 11 Eylül'ün mimarları, o dönemde benzeri görülmemiş bir saldırıyı öngöremedi; bugünün güvenlik planlamacıları da yarının tehditlerini göz ardı etme riski taşıyor. ABD'de son yıllarda artan iç terör olayları, beyaz üstünlükçü grupların yükselişi ve dijital çağda radikalleşme süreçleri, geleneksel terörle mücadele yaklaşımlarının yetersiz kaldığını gösteriyor.
Küresel ve bölgesel yansımalar
ABD'nin tehdit algısındaki bu katılık, küresel güvenlik dengelerini de etkiliyor. NATO ve diğer müttefikler, Washington'ın stratejik önceliklerini takip ederken, kendi güvenlik ihtiyaçlarını ihmal edebiliyor. Özellikle Avrupa'da, Rusya'nın Ukrayna işgali sonrası savunma harcamaları artırıldı; ancak terörle mücadele yapıları hâlâ 11 Eylül sonrası şablonlara göre şekillenmiş durumda. Orta Doğu'da ise DEAŞ gibi örgütlerin bölgesel uzantıları, değişen koşullara hızla adapte olurken, Batılı istihbarat kurumlarının aynı esneklikte olduğu söylenemez.
Öte yandan, 11 Eylül sonrası dönemde uygulanan aşırı güvenlik önlemleri, demokratik hak ve özgürlükler ile güvenlik arasındaki dengeyi sarsmıştı. Bugün benzer bir hata, yeni tehditlere karşı orantısız yasalar çıkarılarak tekrarlanabilir. Uzmanlar, kurumların tehdit değerlendirmelerini sürekli güncelleyen, çevik ve çok disiplinli bir yaklaşıma geçmesi gerektiğini belirtiyor. Aksi halde, bir sonraki büyük saldırı yine 'öngörülemez' olarak nitelendirilecek ve ardından gelen tepkiler yine geçmişin yöntemleriyle şekillenecek.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, 11 Eylül sonrası küresel terörle mücadele düzeninin hem aktörü hem de hedefi oldu. PKK, DEAŞ ve FETÖ gibi farklı terör yapılarıyla aynı anda mücadele eden Türkiye, Batılı müttefiklerinin tehdit öncelikleriyle kendi güvenlik algısı arasındaki uyumsuzluktan olumsuz etkilendi. ABD'nin hâlâ eski tehdit modellerine bağlı kalması, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki güvenlik çıkarlarıyla çelişebiliyor. Ayrıca, tehdit tanımlarındaki farklılıklar, İncirlik ve diğer askeri tesislerin kullanımı gibi konularda gerilim yaratabiliyor. Türkiye'nin kendi güvenlik bürokrasisini güncel tehditlere göre dönüştürmesi, hem iç güvenlik hem de dış politika esnekliği açısından kritik önem taşıyor.