İran'a yönelik devam eden askeri operasyonlar ile Ukrayna'daki savaş arasında giderek belirginleşen bir paralellik var: Her iki çatışma da hızlı bir sonuç alınamamasının ardından, tarafların hedeflerine ulaşmak için uzun vadeli bir yıpratma stratejisine yönelmesi. Operasyonel açıdan çatışmalar hâlâ çok farklı olsa da (Ukrayna'da geniş çaplı bir kara işgali söz konusu, İran'da ise henüz o noktaya gelinmiş değil), her iki savaşın siyasi mantığı, kısa sürede zafere ulaşamayan tarafların çatışmayı bitirmek yerine sürdürmeyi daha avantajlı görmesi üzerine kurulu.
Çatışmaların arka planı: benzer siyasi hesaplar
Ukrayna savaşında Rusya'nın başkent Kiev'i hızla ele geçirme planı, Ukrayna direnişi karşısında çökmüştü. Bunun üzerine Moskova, doğu Ukrayna'da toprak kazanımlarına odaklanan ve zamanla yıpratma esasına dayanan bir stratejiye geçti. Benzer şekilde, İran'a yönelik operasyonların da başlangıçta hızlı bir rejim değişikliği veya askeri çöküş beklentisiyle başlatılmadığı, ancak kısa sürede kesin bir sonuç alınamayacağının anlaşılması üzerine, çatışmanın uzamasına yol açan politik hesapların devreye girdiği görülüyor.
Her iki durumda da taraflar, savaşı bitirmek yerine belirli bir düzeyde devam ettirmenin kendi çıkarlarına hizmet ettiğini düşünüyor. Rusya için savaş, Ukrayna'nın Batı ittifakına tam anlamıyla entegre olmasını engellemek ve içerideki siyasi kontrolü sağlamlaştırmak için bir araç. İran söz konusu olduğunda ise, dışarıdan müdahalenin İran'ın bölgesel nüfuzunu kırmak ve uranyum zenginleştirme gibi stratejik programlarını durdurmak için bir fırsat olarak görüldüğü belirtiliyor.
Bu noktada, savaşın "yönetilen istikrarsızlık" kavramıyla açıklanabileceği öne sürülüyor. Taraflar, tam bir çöküş veya zafer yerine, çatışmanın devam etmesini tercih ederek kriz durumunu bir pazarlık aracına dönüştürüyor. Bu da, savaşın sona ermesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülüyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Ukrayna savaşı, Avrupa'nın güvenlik mimarisini temelden sarstı ve NATO'nun genişlemesine yol açtı. İran'da ise, İsrail ve ABD'nin olası askeri müdahalesi, Orta Doğu'nun enerji arzını ve dünya ekonomisini etkileyecek bir krize dönüşme riski taşıyor. Her iki çatışma da, Rusya-Çin ekseni ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin bir parçası olarak şekilleniyor.
Uzmanlara göre, bu tür "yönetilen istikrarsızlık" durumları, geleneksel savaş kurallarının dışında yeni bir mücadele biçimi ortaya çıkarıyor. Taraflar, doğrudan askeri çatışma yerine ekonomik yaptırımlar, siber saldırılar ve vekil güçler aracılığıyla birbirlerini yıpratmayı hedefliyor. Bu durum, uluslararası toplumun krizlere müdahale kapasitesini de zorluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Ukrayna'daki savaşın uzaması, Türkiye'nin Karadeniz'deki dengeleri ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin önemini artırırken, İran'daki bir çatışma ise Türkiye'nin güney sınırlarında istikrarsızlık yaratma potansiyeli taşıyor. Türkiye, her iki krizde de arabuluculuk rolü üstlenmeye çalışıyor; ancak bu çatışmaların sürekli kılınması, bölgesel tansiyonu artırarak Türkiye'nin enerji güvenliğini ve sınır güvenliğini tehdit edebilir. Ayrıca, Batı ile Rusya arasındaki bu uzun soluklu rekabet, Türkiye'nin NATO içindeki konumunu ve dış politika esnekliğini de test ediyor.