Mart 1963'te, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında kapsamlı bir nükleer test yasağı anlaşmasına ilişkin müzakerelerde, iki süper gücü ayıran temel fark tek bir rakamla özetlenebilirdi: denetim sayısı. Sovyet lider Nikita Kruşçev, yılda üç yerinde denetim yapılmasını önerirken, Washington yedi denetimde ısrar ediyordu. Görünüşte küçük olan bu fark, aslında iki ülkenin egemenlik algıları, güvenlik endişeleri ve uluslararası mekanizmalara olan güvenlerindeki derin uçurumu yansıtıyordu. Bu müzakerelerden çıkan dersler, bugün yapay zeka (YZ) teknolojilerinin hızla geliştiği ve silahlanma yarışının yeni bir boyut kazandığı bir çağda, uluslararası toplumun karşılaştığı zorluklara ışık tutacak nitelikte.
Silah Kontrolünden Yapay Zeka Rejimlerine Aktarılacak Dersler
Soğuk Savaş dönemindeki müzakereler, silah kontrolünün salt teknik bir mesele olmadığını, aynı zamanda siyasi ve psikolojik faktörlerin belirleyici olduğunu göstermiştir. Denetim mekanizmaları, tarafların birbirlerine olan güvensizliğini gidermek için tasarlanmış olsa da, egemenlik kaybı korkusu ve iç siyasi baskılar, anlaşmaların önünde sürekli engel oluşturmuştur. Benzer şekilde, günümüzde yapay zeka uygulamalarının askeri alanda kullanımı, otonom silahlar ve siber savaş, sınırlı sayıda ülkenin bu teknolojileri geliştirmesi nedeniyle ciddi bir güç asimetrisi yaratmaktadır.
1963'teki müzakerelerde taraflar arasındaki denetim sayısı anlaşmazlığı, nihayetinde Kısmi Test Yasağı Anlaşması'nın (PTBT) imzalanmasıyla sonuçlanmış, ancak kapsamlı bir yasak ancak yıllar sonra, 1996'da Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması (CTBT) ile mümkün olabilmiştir. Bu süreç, güven artırıcı önlemlerin kademeli olarak geliştirilmesinin ve diplomatik sabrın önemini vurgulamaktadır. Yapay zeka alanında ise henüz bağlayıcı uluslararası kurallar bulunmamakta; bu da silahlanma yarışını kontrolsüz bir biçimde körükleyebilecek bir risk oluşturmaktadır.
Küresel Ölçekte Artan Riskler ve Diplomatik Fırsatlar
Yapay zekânın askeri alanda kullanımının hızla yaygınlaşması, uluslararası istikrarı tehdit eden yeni bir güvenlik ikilemi yaratmaktadır. Otonom silah sistemleri, hedef tespiti ve komuta-kontrol mekanizmalarında insan müdahalesini en aza indirmeyi vaat ederken, yanlış hesaplamalar ve istenmeyen çatışma risklerini de artırmaktadır. Ayrıca, yapay zekâ teknolojilerinin çift kullanımlı (sivil ve askeri) doğası, denetim mekanizmalarının tasarımını son derece karmaşık hale getirmektedir. Bu nedenle, Soğuk Savaş deneyiminin aksine, YZ'nin nükleer teknolojiden çok daha hızlı yayılması, uluslararası müzakerelerde zaman baskısını da beraberinde getirmektedir.
Öte yandan, son yıllarda Birleşmiş Milletler bünyesinde yapay zekâ ve otonom silahlar konulu müzakereler başlamıştır. Uzmanlar, nükleer silahların yayılmasını önleyen rejimin (NPT) oluşturulması sürecinde kullanılan diplomasi tekniklerinin, yapay zekâ alanında da uygulanabileceğini savunmaktadır. Ancak, tıpkı 1963'teki denetim sayısı üzerindeki pazarlıklarda olduğu gibi, ülkeler arasındaki güven eksikliği ve egemenlik endişeleri, somut bir anlaşmanın önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir. Bu bağlamda, teknolojik belirsizlikler ve hızlı gelişmeler, devletleri mevcut uluslararası hukuku uyarlamaya ya da tamamen yeni bir rejim inşa etmeye zorlamaktadır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, savunma sanayisinde otonom sistemler ve yapay zekâ teknolojilerine giderek daha fazla yatırım yapmaktadır. Bu gelişmeler, Türkiye'nin güvenlik politikalarında yapay zekânın giderek daha merkezi bir konuma geleceğini göstermektedir. Özellikle sınır güvenliği, insansız hava araçları (İHA/SİHA) ve istihbarat analizinde yapay zekâ uygulamaları, Türk savunma stratejisinin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Ancak, bu teknolojilerin küresel ölçekte düzenlenmesi konusundaki belirsizlik, Türkiye'nin uluslararası güvenlik sistemine entegrasyonunu ve dış politikasını da doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Türkiye, müttefikleriyle ilişkilerinde ve BM gibi çokuluslu platformlarda olası bir yapay zekâ rejiminin oluşturulması sürecinde aktif bir rol üstlenerek, teknolojik bağımsızlığını ve ulusal güvenlik çıkarlarını koruyabilmek için dengeleyici bir politik izlemelidir.