Yahudi asıllı siyaset teorisyeni Hannah Arendt, 1948'de İsrail devletinin kuruluşuna dair yazdığı makalelerde, Filistinlilerin rızası olmaksızın inşa edilecek bir devletin kalıcı bir savaş ve çatışma içinde olacağını öngörmüştü. Onlarca yıl sonra, Arendt'in bu uyarısı artık soyut bir tarihsel metin değil, İsrail toplumunun güncel bir portresi haline geldi: Her an savaşa hazır, militarize bir toplum; sürekli çatışma içinde, dünyadan giderek yalıtılmış bir devlet. Bu hafta Mouin Rabbani'nin sunumuyla Palestine This Week programında, Arendt'in eleştirileri ve bugünkü İsrail-Filistin çıkmazı masaya yatırılıyor.
Arendt'in Uyarısı ve Günümüz İsrail'i
Hannah Arendt, 1948 öncesinde ve sonrasında kaleme aldığı yazılarda, Siyonist hareketin Filistinlilerin varlığını ve haklarını görmezden gelerek kurduğu devlet modelini eleştirmişti. Ona göre, bu yaklaşım İsrail'i sürekli bir savaş haline mahkûm edecek, toplumu askerileştirecek ve demokratik değerlerden uzaklaştıracaktı. Bugün İsrail'in Batı Şeria'da genişleyen yerleşim birimleri, Gazze'ye yönelik yıllardır süren abluka ve periyodik askerî operasyonlar, Arendt'in öngörülerini doğrular nitelikte. İsrail toplumu, özellikle genç kuşaklar, askerlik hizmeti ve güvenlik kaygılarıyla şekillenmiş bir yaşam tarzına sahip. Bu durum, sivil toplumun barış taleplerini bastırırken, sağcı ve milliyetçi söylemleri güçlendiriyor.
Programda ele alınan bir diğer önemli nokta, Arendt'in 'Yahudi KKK'sı olarak nitelediği aşırı sağcı Yahudi gruplar. Bu gruplar, Filistinlilere yönelik nefret söylemleri ve şiddet eylemleriyle tanınıyor. Arendt, bu tür grupların yükselişini İsrail'in demokratik yapısına yönelik en büyük tehditlerden biri olarak görmüştü. Günümüzde, Itamar Ben-Gvir gibi aşırı sağcı siyasetçilerin hükümette yer alması, Arendt'in korkularının gerçeğe dönüştüğünü gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İsrail-Filistin çatışmasının bölgesel boyutu, yalnızca iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık olmanın ötesine geçmiş durumda. İran, Suudi Arabistan, Türkiye gibi bölgesel güçler, Filistin meselesini kendi politikalarının merkezine yerleştirmiş durumda. Özellikle İbrahim Anlaşmaları ile normalleşme sürecine giren bazı Arap ülkeleri, Filistinlilerin hakları konusunda taviz vermekle eleştiriliyor. Bu durum, İsrail'in bölgedeki izolasyonunu azaltırken, Filistin davasını zayıflatıyor. Ancak sürekli devam eden çatışma, özellikle Gazze'deki insani kriz, küresel kamuoyunda İsrail'e yönelik eleştirileri artırıyor. Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütleri, İsrail'in uluslararası hukuku ihlal ettiği gerekçesiyle raporlar yayımlıyor. Bu durum, İsrail'in uluslararası alandaki imajını zedelerken, İsrail karşıtı hareketlerin (BDS gibi) güçlenmesine yol açıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail-Filistin çatışmasının bu boyutu, Türkiye'nin bölgesel politikaları açısından kritik önem taşıyor. Türkiye, her zaman Filistin davasının yanında yer almış ve İsrail'in uluslararası hukuku ihlal eden uygulamalarını eleştirmiştir. Arendt'in öngördüğü gibi, İsrail'in militarize yapısı ve sürekli savaş hali, bölgede kalıcı barış umutlarını zayıflatıyor. Türkiye, bu bağlamda hem Filistin yönetimi hem de bölgesel aktörlerle diyaloğunu sürdürerek, iki devletli çözümü destekliyor. Ayrıca, Türkiye'nin insani yardımları ve diplomatik girişimleri, Filistinlilerin uluslararası platformda sesini duyurmasına katkı sağlıyor. Sonuç olarak, İsrail'deki aşırı sağcı eğilimler ve süregelen çatışma, Türkiye'nin bölgesel istikrar ve güvenlik çıkarlarını doğrudan etkiliyor.