ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile İran İslam Cumhuriyeti, savaş yerine diplomatik bir çözümü tercih ettiklerini açıklasa da, kapsamlı bir anlaşma olasılığı her zamankinden daha uzak görünüyor. İki taraf arasındaki müzakereler yıllardır sürüncemede kalırken, temel anlaşmazlıkların yapısal ve tarihsel kökenleri çözümü giderek zorlaştırıyor.
Müzakerelerin Arka Planı ve Temel Anlaşmazlıklar
Washington ile Tahran arasındaki gerilim, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana inişli çıkışlı bir seyir izledi. 2015 yılında imzalanan ve İran'ın nükleer programını sınırlandırmayı amaçlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA), 2018'de ABD'nin tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesiyle büyük darbe aldı. Trump yönetimi, "maksimum baskı" politikası adı altında İran'a yönelik sert yaptırımları yeniden uygulamaya koydu. İran ise anlaşmadaki taahhütlerini kademeli olarak askıya alarak uranyum zenginleştirme oranını yükseltti.
Bugün gelinen noktada, iki taraf arasındaki anlaşmazlıklar sadece nükleer programla sınırlı değil. İran'ın balistik füze programı, bölgesel milis gruplara verdiği destek, Suriye ve Yemen'deki rolü, insan hakları ihlalleri ve tutuklu ABD vatandaşları gibi birçok başlık masada. ABD, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemeyi öncelikli hedef olarak belirlerken; İran, yaptırımların tamamen kaldırılmasını ve ekonomik olarak normalleşmeyi talep ediyor. Ancak tarafların birbirine duyduğu güvensizlik, müzakerelerin ilerlemesini engelliyor.
Uzmanlara göre, anlaşmazlığın kök nedenleri arasında iki ülkenin bölgesel çıkar çatışmaları, ideolojik farklılıklar ve iç siyasi dinamikler yer alıyor. İran'da muhafazakâr kanadın direnci, ABD'de ise Kongre'nin İran'a yönelik şüpheci tutumu, olası bir anlaşmayı zorlaştırıyor. Ayrıca, İsrail ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin İran'la yapılacak bir anlaşmaya karşı lobi faaliyetleri de süreci etkiliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran nükleer meselesi, sadece ABD-İran ilişkileri değil, tüm Orta Doğu'nun güvenlik mimarisini ilgilendiriyor. Bir anlaşma sağlanamaması durumunda, İran'ın nükleer eşiği aşması ve bölgede bir silahlanma yarışının başlaması riski bulunuyor. Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin de nükleer program başlatma olasılığı, küresel istikrarı tehdit ediyor. Öte yandan, Rusya ve Çin'in İran'la artan ekonomik ve askeri işbirliği, ABD'nin baskı politikasını zayıflatıyor. Avrupa Birliği ise anlaşmanın korunması için diplomatik çabalarını sürdürse de, etkisi sınırlı kalıyor.
Küresel petrol piyasaları da İran-ABD geriliminden doğrudan etkileniyor. Yaptırımlar nedeniyle İran petrol ihracatı azalırken, olası bir askeri çatışma senaryosu enerji fiyatlarında dalgalanmalara yol açabilir. Ayrıca, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidi, dünya ticaretinin önemli bir kısmını sekteye uğratabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran ile uzun bir kara sınırına sahip olması ve bölgesel istikrarı doğrudan etkileyen bir aktör olması nedeniyle ABD-İran geriliminden en çok etkilenen ülkelerden biri. Olası bir askeri çatışma, Türkiye'nin güneydoğu sınırında güvenlik risklerini artırabilir ve mülteci akınlarına yol açabilir. Ekonomik açıdan, İran'a uygulanan yaptırımlar Türkiye'nin enerji ithalatını ve ticaret hacmini olumsuz etkiliyor. Ayrıca Türkiye, İran'ın nükleer programı konusunda diplomatik çözümden yana tavır alarak, bölgesel barışın korunmasında aktif rol oynamak istiyor. Washington ile Tahran arasındaki diyalog kanallarının açık tutulması, Türkiye'nin güvenliği ve ekonomik çıkarları için kritik önem taşıyor.