Diplomasi çoğu zaman anlaşmaların imzalanmasını kutlar. Tarih ise bu anlaşmaların gerçekleri değiştirip değiştirmediğine ya da sadece yeniden adlandırıp adlandırmadığına bakar. Lübnan, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasında Washington’da müzakere edilen üçlü çerçeve, en azından şu anki haliyle, ikinci kategoriye giriyor. Anlaşma, Lübnan’daki mevcut güç yapılarını meşrulaştırırken, gerçek anlamda bir istikrar veya egemenlik tesisi sağlamaktan uzak görünüyor.
Gelişmenin arka planı
Washington’da varılan mutabakat, Lübnan-İsrail sınırındaki gerginliği azaltma amacı taşıyor. Ancak eleştirmenler, çerçevenin Hizbullah’ın askeri kabiliyetlerine dokunmadığını ve Lübnan devletinin egemenliğini güçlendirmediğini belirtiyor. Anlaşma, taraflar arasında doğrudan bir diyalogdan ziyade, ABD’nin arabuluculuğunda şekillendi. Lübnan tarafı, anlaşmayı egemenliğine saygı duyulması olarak sunarken; İsrail ise kuzey sınırında güvenlik garantileri elde ettiğini savunuyor. Fakat sahadaki gerçekler, Hizbullah’ın silahlı varlığının ve İran’ın bölgesel nüfuzunun bu çerçeveyle sınırlanmadığını gösteriyor.
Anlaşma metninde, Lübnan ordusunun güneydeki varlığının artırılması ve sınır ötesi saldırıların önlenmesi gibi maddeler yer alıyor. Ancak Lübnan devletinin mali krizi ve siyasi kırılganlığı, bu taahhütlerin uygulanmasını zorlaştırıyor. Ek olarak, anlaşma Hizbullah’ın füze cephaneliğine herhangi bir kısıtlama getirmiyor. Bu durum, çerçevenin aslında mevcut askeri dengenin diplomatik bir cilayla yeniden sunulması olduğu yorumlarını güçlendiriyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Washington çerçevesi, bölgesel dinamikler açısından iki kritik mesaj taşıyor. Birincisi, ABD’nin Ortadoğu’daki angajmanının azalmasına rağmen, Lübnan-İsrail hattında kriz yönetiminde hâlâ belirleyici bir rol oynadığı. İkincisi ise, İran’ın bölgesel nüfuzuna karşı bir denge unsuru olarak Lübnan devletini güçlendirme çabası. Ancak çerçeve, İran’ın Lübnan’daki vekil gücü Hizbullah’ı hedef almadığı için, Tahran yönetimi tarafından da olumlu karşılandı. Bu durum, anlaşmanın aslında tüm tarafların statükoyu koruma isteğini yansıttığını gösteriyor.
İsrail açısından anlaşma, kuzey sınırında kısa vadeli bir sükûnet sağlasa da, uzun vadeli bir çözüm sunmuyor. Lübnan ise derinleşen ekonomik kriz ve siyasi kilitlenme içinde, bu çerçeveyi uluslararası meşruiyet kazanma aracı olarak kullanıyor. ABD ise seçim yılı öncesinde Ortadoğu’da yeni bir kriz istemiyor. Bu nedenle anlaşma, küresel güçlerin bölgeye yönelik çıkarlarının bir yansıması olarak okunabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Washington çerçevesi doğrudan Türkiye’yi hedef almasa da, bölgesel güç dengeleri açısından önemli etkiler taşıyor. Türkiye, Lübnan’daki istikrarı Doğu Akdeniz güvenliği ve Filistin meselesi bağlamında yakından izliyor. Anlaşma Hizbullah’ın varlığını dolaylı olarak meşrulaştırdığı için, Türkiye’nin İran ile rekabetinde yeni bir boyut oluşturabilir. Ayrıca ABD’nin bölgede kriz yönetimine odaklanması, Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki angajmanını da etkileyebilir. Ankara, bu çerçevenin Lübnan’ın egemenliğini güçlendirmekten ziyade mevcut kırılganlıkları derinleştirme riskini göz önünde bulundurarak, dengeli bir pozisyon almalıdır.