Uluslararası Filistin Halkının Haklarını Destekleme Komisyonu Başkanı Dr. Salah Abdelatty, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İsrail güçlerinin Filistinlilere yönelik ev yıkımı, zorla tahliye, tekrarlanan yerinden edilme ve sivil halkı terörize ederek göçe zorlamayı amaçlayan saldırılarının savaş suçu teşkil ettiğini belirtti. Abdelatty, bu eylemlerin uluslararası hukukun açık ihlali olduğunu vurgulayarak, uluslararası toplumu harekete geçmeye çağırdı.
Gelişmenin Arka Planı
Dr. Abdelatty'nin açıklamaları, özellikle Gazze Şeridi ve Batı Şeria'da artan gerilimlerin gölgesinde geldi. İsrail ordusunun son haftalarda özellikle Han Yunus ve Refah bölgelerinde çok sayıda konutu yıktığı, yüzlerce Filistinli aileyi evsiz bıraktığı bildiriliyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre, yalnızca son üç ayda 1.200'den fazla Filistinli evi yıkıldı veya kullanılamaz hale geldi. Bu durum, daha önce defalarca yerlerinden edilmiş olan binlerce kişinin yeniden göç etmesine neden oldu.
Abdelatty, yaptığı yazılı açıklamada, "Bu eylemler yalnızca bireysel hakları ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda Filistin halkını bir bütün olarak hedef alıyor. Evlerin yıkılması, insanların yaşam alanlarını yok etmenin ötesinde, toplumsal yapıyı çökertmeyi ve halkı topraklarından koparmayı amaçlıyor" ifadelerine yer verdi. Açıklamada, bu tür uygulamaların 1949 Cenevre Sözleşmeleri'nin 33. maddesi başta olmak üzere uluslararası insancıl hukukun açık ihlali olduğu kaydedildi.
Komisyon, özellikle Batı Şeria'nın Al-Farisiyah ve Khirbet Humsa bölgelerindeki yıkımlara dikkat çekerek, bu bölgelerde yaşayan göçebe toplulukların zorla yerlerinden edildiğini ve belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kaldığını belirtti. İsrail makamlarının bu yıkımları "askeri ihtiyaçlar" ve "izinsiz inşaat" gibi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalıştığını ifade eden Abdelatty, bu gerekçelerin uluslararası hukukta geçerli olmadığını vurguladı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Bu gelişmeler, Orta Doğu'daki gerginliği daha da tırmandırma potansiyeli taşıyor. Filistin yönetimi, İsrail'in bu politikalarını kınayarak uluslararası topluma İsrail'e yönelik yaptırım uygulanması çağrısında bulundu. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı da benzer açıklamalarla dayanışma mesajları yayınladı. Öte yandan, ABD ve Avrupa Birliği'nin bu konudaki tutumu, bölgedeki dengeler açısından kritik önem taşıyor.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi'nin önceki raporları, İsrail'in yerleşim yerleri ve duvarlar inşa ederek işgal altındaki toprakları hukuken ilhak etmeye çalıştığını ve bu politikaların iki devletli çözümün önündeki en büyük engellerden biri olduğunu defalarca dile getirmişti. Uzmanlar, uluslararası toplumun bu konuda etkili bir adım atmaması halinde, bölgede yeni bir çatışma dalgasının yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Ayrıca, zorla yerinden edilen Filistinlilerin Ürdün ve Mısır gibi komşu ülkelere sığınması, bölgesel istikrarı tehdit eden ek bir faktör olarak öne çıkıyor.
İsrail'in Gazze'deki saldırılarında şu ana kadar 38 bin 983 kişi hayatını kaybetti, 89 bin 727 kişi yaralandı. Ateşkes görüşmelerinin sürdüğü bir dönemde, bu yıkımların taraflar arasındaki güveni daha da zedelediği ve barış sürecini olumsuz etkilediği değerlendiriliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) konuya ilişkin soruşturması ise sürüyor; ancak henüz somut bir karar çıkmadı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin Filistin davasına verdiği diplomatik desteği bir kez daha gündeme taşıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın daha önce yaptığı açıklamalarda İsrail'in bu tür uygulamalarını "insanlık suçu" olarak nitelendirmesi ve Türkiye'nin BM nezdinde girişimlerde bulunması, Ankara'nın bu konudaki tutumunu netleştiriyor. Türkiye, tarihsel olarak Filistin yönetimine ve Gazze'ye insani yardımlarını sürdürürken, bu tür yıkımların artması, Ankara'nın bölgede daha aktif bir arabuluculuk rolü üstlenmesini gerekli kılabilir. Ayrıca, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji politikaları ile Filistin meselesi arasındaki bağlantı, bu gelişmelerin Türk dış politikası açısından önemini artırıyor. Uluslararası toplumun tepkisi ve uluslararası hukukun işletilmesi konusunda Türkiye'nin öncü bir rol üstlenmesi beklenebilir.