Türkiye ve Avustralya, 2026 yılında düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı'na (COP31) ev sahipliği yapmak üzere ortak liderlik konusunda anlaştı. Her iki ülke de uzun süredir bu prestijli etkinliğe ev sahipliği yapmak için mücadele ediyordu. Ancak açıklanan ortaklık modeli, etkinliğin organizasyonu, finansmanı ve iklim müzakerelerindeki etkinliği konusunda ciddi şüpheleri beraberinde getirdi.
Gelişmenin Arka Planı
COP31'e ev sahipliği yapma yarışı, Türkiye'nin 2024 yılında adaylığını açıklamasıyla başladı. Türkiye, stratejik konumu ve bölgesel etkisiyle iklim diplomasisinde daha aktif bir rol üstlenmek istiyordu. Avustralya ise Pasifik ada ülkeleriyle yakın ilişkileri ve yenilenebilir enerji potansiyeliyle öne çıkıyordu. Ancak iki ülkenin de ev sahipliği için gereken altyapı, finansman ve diplomatik destek konusunda yetersiz kalabileceği belirtiliyordu.
Uzun süren müzakereler sonucunda, iki ülkenin ortak bir liderlik modeli üzerinde anlaştığı duyuruldu. Bu modele göre, COP31'in ana oturumları Avustralya'nın ev sahipliğinde, bazı ön hazırlık toplantıları ve bölgesel etkinlikler ise Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek. Finansmanın büyük kısmının Avustralya tarafından karşılanması, organizasyon komitesinin ise her iki ülkeden eşit sayıda temsilci içermesi planlanıyor.
Ancak bu ortaklık, daha önce benzeri görülmemiş bir model olması nedeniyle bir dizi belirsizliği de beraberinde getiriyor. İklim aktivistleri ve uzmanlar, iki farklı kıtada, iki farklı iklim politikası önceliğine sahip ülkenin ortak liderliğinin, müzakerelerde tutarlılık ve etkinlik sorunları yaratabileceği uyarısında bulunuyor. Türkiye'nin kömür bağımlılığı ve Avustralya'nın fosil yakıt ihracatçısı kimliği, iklim taahhütleri konusunda çelişkili bir görüntü çiziyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
COP31, Paris Anlaşması'nın uygulanması ve 2030 hedeflerine ulaşılması açısından kritik bir dönemeçte gerçekleşecek. Bilim insanları, küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlandırılması hedefinin giderek zorlaştığını vurguluyor. Bu nedenle COP31'in, ülkelerin ulusal katkı beyanlarını (NDC) güncellemeleri ve somut adımlar atmaları için bir fırsat olması bekleniyor.
Ancak ortak liderlik modeli, bu süreci sekteye uğratabilir. Avustralya, yenilenebilir enerjiye geçişte önemli adımlar atmış olsa da, kömür ve doğalgaz ihracatından vazgeçmiş değil. Türkiye ise son yıllarda yenilenebilir enerji kapasitesini artırsa da, kömür santrallerine yönelik yatırımları ve Paris Anlaşması kapsamındaki taahhütlerini uygulamada yavaş kalmasıyla eleştiriliyor. İki ülkenin de iklim politikalarında tutarlılık sorunu yaşaması, COP31'in itibarını zedeleyebilir.
Öte yandan, bu ortaklık, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında bir köprü kurma potansiyeli taşıyor. Avustralya, gelişmiş ülkelerin finansman taahhütlerini yerine getirmesi konusunda baskı yapabilirken; Türkiye, gelişmekte olan ülkelerin adil geçiş taleplerini dile getirebilir. Ancak bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için iki ülkenin de samimi ve kararlı bir diplomatik çaba göstermesi gerekiyor.
Uluslararası kamuoyu, ortak liderliğin nasıl işleyeceğini ve COP31'in başarısını nasıl etkileyeceğini yakından takip ediyor. İklim müzakerelerinde yaşanacak olası bir tıkanıklık, küresel iklim eylemini daha da zorlaştırabilir. Bu nedenle, Türkiye ve Avustralya'nın ortaklığı, sadece organizasyonel bir düzenleme değil, aynı zamanda iklim diplomasisinin geleceği açısından da bir test niteliği taşıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'nin COP31 ortak liderliği, Türk dış politikası ve ekonomi diplomasisi açısından önemli bir fırsat ve risk dengesi oluşturuyor. Bir yandan, Türkiye'nin uluslararası iklim müzakerelerinde görünürlüğünü artırarak, gelişmekte olan ülkelerin sesi olma ve yeşil finansman sağlama imkanı bulunuyor. Diğer yandan, kömür bağımlılığı ve iklim taahhütlerindeki yavaşlık nedeniyle eleştirilerin odağına yerleşebilir. Avustralya ile ortaklık, Türkiye'nin Pasifik ve Asya-Pasifik bölgesiyle ilişkilerini güçlendirebilir. Ayrıca, yenilenebilir enerji yatırımları ve yeşil teknoloji transferi konusunda iş birlikleri doğabilir. Ancak, organizasyonel belirsizlikler ve iki ülke arasındaki koordinasyon zorlukları, Türkiye'nin prestijini zedeleyebilir. Bu nedenle, Türkiye'nin COP31 sürecini dikkatli yönetmesi ve somut iklim adımları atarak güvenilirliğini artırması gerekiyor.