ABD Başkanı Donald Trump'ın görevden ayrılmasının ardından ABD'nin eski, öngörülebilir ve işbirliğine dayalı dış politika çizgisine döneceğini düşünmek gerçekçi değil. Keir Giles'in yeni kitabında ele aldığı üzere, Trump'ın iktidarı bırakması, Trumpizm'in sona ereceği anlamına gelmiyor. Aksine, küresel istikrarın geleceği, bu olguyu doğru anlamamıza bağlı. Zira Trump, iktidarda kalmak için direnmese bile, etkisi ve mirası ABD siyasetinde ve dünya sahnesinde derin izler bırakmaya devam ediyor.
Trumpizm'in Kalıcı Mirası
Trump dönemi, ABD'nin uluslararası alandaki geleneksel rolünü sorgulayan, ittifakları sarsan ve otoriter eğilimleri normalleştiren bir dönem olarak tarihe geçti. Ancak bu miras, yalnızca Trump'ın kişisel davranışlarıyla sınırlı değil. Cumhuriyetçi Parti tabanında ve genel olarak Amerikan toplumunda derinleşen kutuplaşma, ekonomik hoşnutsuzluk ve küresel liderlik konusundaki isteksizlik, Trump sonrası dönemde de varlığını sürdürüyor.
Keir Giles, kitabında Trump'ın otoriter eğilimlerinin ABD'nin demokratik kurumları üzerindeki aşındırıcı etkisine dikkat çekiyor. Seçim sonuçlarını reddetme, basın özgürlüğünü kısıtlama girişimleri ve yargı bağımsızlığına yönelik saldırılar, yalnızca geçici sapmalar değil; aynı zamanda gelecekte benzer liderlerin önünü açabilecek emsaller oluşturdu. Giles'a göre, Trump'ın gitmesiyle bu yapısal sorunlar ortadan kalkmıyor; aksine, daha geniş bir krizin belirtisi olarak yorumlanmalı.
ABD'nin uluslararası alandaki güvenilirliği, Trump döneminde ciddi şekilde zedelendi. Paris İklim Anlaşması'ndan çekilme, İran nükleer anlaşmasını tek taraflı iptal etme, NATO müttefiklerini sürekli eleştirme ve ticaret savaşları başlatma gibi adımlar, ABD'nin küresel liderlik iddiasını zayıflattı. Trump sonrası yönetimler bu hasarı onarmaya çalışsa da, uluslararası aktörlerin ABD'ye duyduğu güven kolay kolay yeniden tesis edilemiyor.
Küresel Dengeler ve Artan Belirsizlik
Trumpizm'in etkisi yalnızca ABD ile sınırlı değil. Dünya genelinde popülist ve otoriter liderler, Trump'ın söylem ve politikalarından ilham alarak kendi konumlarını güçlendirdi. Macaristan'dan Brezilya'ya, Hindistan'dan Filipinler'e kadar birçok ülkede liderler, Trump'ın "önce benim ülkem" yaklaşımını benimseyerek uluslararası işbirliğinden uzaklaştı. Bu durum, küresel yönetişim mekanizmalarını zayıflatırken, iklim değişikliği, salgın hastalıklar ve ekonomik eşitsizlik gibi sınır aşan sorunlarla mücadeleyi zorlaştırdı.
Öte yandan, Çin ve Rusya gibi aktörler, ABD'nin içe kapanmasını fırsat bilerek kendi etki alanlarını genişletti. Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırganlığı ve Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki iddialı politikaları, ABD'nin küresel liderlik boşluğunu doldurma çabalarının bir sonucu olarak görülebilir. Giles, bu dinamiklerin Trump sonrası dönemde de devam edeceğini, çünkü ABD'nin dış politika yöneliminin yapısal olarak değiştiğini savunuyor.
Trump'ın başkanlığı sırasında imzalanan ve daha sonra Biden yönetimi tarafından sürdürülen bazı politikalar, bu değişimin kalıcılığını gösteriyor. Örneğin, Çin'e yönelik ticaret tarifeleri büyük ölçüde korundu; ABD'nin Afganistan'dan çekilmesi Trump döneminde başlatıldı ve Biden döneminde tamamlandı. Bu süreklilik, Trumpizm'in yalnızca bir kişiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda iki partili bir mutabakata dönüştüğünü gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Trumpizm'in kalıcı etkileri, Türk dış politikası ve güvenliği açısından da önemli sonuçlar doğuruyor. ABD'nin içe kapanması ve öngörülemez tutumu, Türkiye'nin NATO içindeki konumunu ve ittifakın geleceğini belirsizleştiriyor. Öte yandan, ABD'nin Çin'e yönelik artan rekabeti, Türkiye'nin ekonomik ve stratejik tercihlerini etkiliyor. Trump sonrası dönemde de ABD'nin Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz politikalarında radikal bir değişim beklenmiyor; bu da Türkiye'nin bölgesel güvenlik hesaplarını yeniden gözden geçirmesini gerektiriyor. Türkiye, Rusya ve Çin ile ilişkilerini dengelerken, ABD ile yaşanan anlaşmazlıklarda Trumpizm'in mirasının uzun süre gündemde kalacağını unutmamalı.