ABD Bağımsızlık Bildirgesi’nin 4 Temmuz 1776’da kabul edilen orijinal metni, tüm devletlerin “ayrı ve eşit” olduğunu ilan ederken, kurucu babaların dönemin uluslararası hukuk normlarına ne denli saygı duyduğunu ortaya koyuyordu. Ancak aradan geçen 250 yılın ardından Donald Trump yönetimi, bu geleneği tersine çeviren bir dış politika izliyor. Özellikle Ukrayna’ya askeri yardımın geçici olarak durdurulması, uluslararası anlaşmalardan çekilme kararları ve müttefiklere yönelik sert tarifeler, Washington’un artık “herkes için eşit normlar” yerine “önce Amerika” anlayışını benimsediğini gösteriyor.
Gelişmenin Arka Planı: Normların Aşınması
Bağımsızlık Bildirgesi, 1776’da imzalandığında sadece sömürgelerin özgürlüğünü değil, aynı zamanda devletler arasında hukuki eşitlik ilkesini de tesis etmişti. Bu ilke, 20. yüzyılda Birleşmiş Milletler Şartı gibi belgelerle pekiştirildi. Ancak Trump’ın 2017’de göreve başlamasıyla birlikte ABD, Paris İklim Anlaşması, İran Nükleer Anlaşması ve Dünya Sağlık Örgütü gibi çok taraflı platformlardan çekildi. 2025 yılına gelindiğinde, bu eğilim daha da belirginleşti. Trump yönetimi, Ukrayna’ya yönelik askeri yardımı geçici olarak durdurarak Kiev’i Moskova ile müzakere masasına zorladı. Aynı şekilde, NATO müttefiklerine savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine çıkarmaları için baskı yaparken, bu talepleri ağırlıklı olarak tek taraflı ekonomik yaptırım tehditleriyle destekledi.
Bu hamleler, uluslararası ilişkilerde “güçlünün haklı olduğu” bir düzenin yeniden canlanmasına yol açtı. Örneğin, ABD’nin Grönland’ı satın alma girişimleri ve Panama Kanalı üzerindeki egemenlik iddiaları, egemen devletlerin toprak bütünlüğü ilkesini doğrudan hedef aldı. Trump yönetimi, bu adımları “ulusal çıkar” ile meşrulaştırırken, aslında Bağımsızlık Bildirgesi’nin ruhuna tamamen aykırı bir tutum sergiliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Trump’ın “bana bağımsızlık, sana değil” politikası, sadece ABD’nin itibarını değil, aynı zamanda küresel istikrarı da tehdit ediyor. Avrupa Birliği, ABD’nin Ukrayna politikasındaki değişiklik karşısında kendi savunma bütçesini artırma kararı alırken, Çin ise bu fırsatı değerlendirerek küresel ticarette daha fazla söz sahibi oluyor. Asya-Pasifik’te ABD’nin geleneksel müttefikleri olan Japonya ve Güney Kore, Washington’un güvenilirliğini sorgulamaya başladı. Özellikle Filipinler, ABD’nin Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıklarda tarafsız kalmasından rahatsız. Orta Doğu’da ise, ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz destek ile Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelik insan hakları eleştirilerini askıya alması, bölgede çifte standart algısını pekiştiriyor.
Öte yandan, uluslararası hukukun zayıflaması, küresel ticarette korumacılığı körüklüyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün anlaşmazlık çözüm mekanizmasını fiilen işlevsiz hale getiren ABD, Çin ve AB ile karşılıklı tarife savaşlarına girmiş durumda. Bu durum, küresel ekonomik büyümeyi yavaşlatırken, gelişmekte olan ülkeleri en fazla etkiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD’nin uluslararası normlardan uzaklaşan bu politikasından doğrudan etkileniyor. Trump yönetiminin Suriye’nin kuzeyindeki varlığını azaltması, Türkiye’nin terörle mücadele operasyonlarında hareket alanını genişletse de, aynı dönemde YPG’ye verilen desteğin devam etmesi ikili ilişkilerde gerginliğe yol açıyor. Ekonomik cephede ise, ABD’nin Türk çeliğine uyguladığı ek gümrük vergileri ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına yönelik somut bir adım atılmaması, Türkiye’nin ABD ile ticaret hacmini olumsuz etkiliyor. Buna karşılık, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile geliştirdiği alternatif diplomatik ve ekonomik ilişkiler, ABD’nin baskıcı tutumuna karşı bir denge unsuru oluşturuyor. Ancak uzun vadede, uluslararası hukukun aşındığı bir dünyada Türkiye’nin çok kutuplu bir denge politikası izlemesi kaçınılmaz görünüyor.