ABD'nin Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) yönelik tutumu her zaman karmaşık olmuştur; ancak Donald Trump'ın başkanlık döneminde bu tutum açık bir düşmanlığa dönüşmüştür. Trump yönetimi, mahkemenin Afganistan ve İsrail-Filistin soruşturmalarına tepki olarak UCM yetkililerine yaptırım uygulamış, vize kısıtlamaları getirmiş ve mahkemenin meşruiyetini sürekli sorgulamıştır. Bu adımlar, uluslararası hukukun temel taşlarından biri olan UCM'nin işleyişini ciddi şekilde etkilemiş ve küresel adalet arayışında yeni bir kırılma noktası yaratmıştır. Lahey merkezli mahkeme, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçları yargılamak üzere kurulmuş olsa da, ABD'nin bu tutumu uluslararası toplumda geniş yankı uyandırmıştır.
Gelişmenin Arka Planı
ABD, UCM'yi hiçbir zaman tam anlamıyla desteklememiştir; 1998 Roma Statüsü'nü imzalamış ancak 2002'de imzayı geri çekmiştir. George W. Bush döneminde başlayan 'Amerikan Servis Üyelerini Koruma Yasası' gibi uygulamalarla UCM'ye karşı mesafe korunmuştur. Ancak Trump yönetimi, bu mesafeyi düşmanlığa dönüştürmüştür. 2020 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, UCM Başsavcısı Fatou Bensouda ve Yargı Yetkisi, Tamamlayıcılık ve İşbirliği Dairesi Başkanı Phakiso Mochochoko'ya yaptırım uygulanacağını açıklamıştır. Gerekçe olarak, mahkemenin ABD askerlerinin Afganistan'da işlediği iddia edilen savaş suçlarını soruşturma girişimi gösterilmiştir. Bu hamle, uluslararası hukuk normlarını hiçe sayan bir güç gösterisi olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca, Trump yönetimi UCM'nin Filistin topraklarındaki soruşturmalarını da hedef almıştır. İsrail'in yakın müttefiki olan ABD, bu soruşturmaların 'İsrail'in meşru müdafaa hakkını baltaladığını' savunmuştur.
Biden yönetimi, Trump döneminin aksine UCM'ye yönelik bazı yaptırımları kaldırmış olsa da, mahkemeye karşı temel şüpheci tutum devam etmiştir. Biden, UCM'nin Afganistan soruşturmasına ilişkin işbirliği yapmama kararını sürdürmüş, ancak yaptırımları kaldırarak daha diplomatik bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Yine de, ABD'nin UCM'ye üye olmaması ve mahkemenin yetkisini tanımaması, ikili ilişkilerin her zaman gergin kalmasına neden olmuştur. Trump'ın yeniden başkanlığa aday olması ve olası bir ikinci dönemde bu politikaların daha da sertleşeceği tartışılmaktadır. Özellikle, Trump'ın ekibi UCM'ye yönelik yeni yaptırımlar ve vize kısıtlamaları getirebileceğini sinyallemiştir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD'nin UCM'ye yönelik düşmanca tutumu, yalnızca ikili ilişkileri değil, aynı zamanda küresel adalet mekanizmalarını da derinden etkilemektedir. UCM, 123 ülkenin taraf olduğu bir mahkemedir ve özellikle küçük devletler için büyük güçlerin işlediği suçlara karşı bir hukuk yolu olarak görülmektedir. ABD gibi bir süper gücün mahkemeyi tanımaması ve hatta aktif olarak engellemesi, uluslararası hukukun evrenselliği ilkesini zayıflatmaktadır. Bu durum, özellikle Rusya, Çin gibi diğer büyük güçlerin de mahkemeye karşı tutumlarını meşrulaştırmalarına zemin hazırlamaktadır. Örneğin, Rusya'nın Ukrayna'daki işgaline ilişkin UCM'nin çıkardığı tutuklama kararları, ABD'nin tavrını değiştirmesini gerektirebilir; ancak Trump yönetiminin bu konuda isteksiz olduğu bilinmektedir.
UCM'nin etkinliği, büyük güçlerin işbirliğine bağlıdır. Mahkemenin kararlarını uygulayacak polis gücü yoktur; bu nedenle üye devletlerin işbirliği hayati önem taşımaktadır. ABD'nin düşmanca tutumu, mahkemenin caydırıcılığını azaltmakta ve savaş suçlularının cezasız kalmasına yol açabilmektedir. Özellikle Orta Doğu ve Afrika'da yürütülen soruşturmalar, ABD'nin müttefiklerini hedef alınca Washington'un tepkisini çekmektedir. Bu durum, uluslararası toplumda çifte standart eleştirilerini artırmaktadır. Öte yandan, Avrupa Birliği ve birçok ülke UCM'ye güçlü destek vermeye devam etmektedir. ABD'nin bu tutumunun, transatlantik ilişkilerde de yeni gerilimlere yol açması olasıdır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kurucu anlaşması olan Roma Statüsü'nü imzalamamış ülkelerden biridir. Bu nedenle, ABD'nin UCM'ye yönelik düşmanca tutumu, Türkiye'nin mahkemeyle olan mesafeli ilişkisini doğrudan etkilememektedir. Ancak bu durum, uluslararası hukuk ve küresel adalet mekanizmalarının zayıflamasına yol açtığı için Türkiye açısından dolaylı sonuçlar doğurabilir. Türkiye, özellikle Orta Doğu'da yaşanan çatışmalarda savaş suçlarının cezalandırılması konusunda zaman zaman UCM'ye başvurmayı gündeme getirmiştir. Örneğin, Kudüs'ün statüsü ve Filistin meselesinde UCM kararlarını referans göstermiştir. ABD'nin UCM'ye karşı tutumu, Türkiye'nin Filistin davasını uluslararası platformlarda savunma kapasitesini dolaylı olarak zayıflatabilir. Ayrıca, ABD'nin bu politikaları, uluslararası hukukun güçlüler lehine işlediği algısını güçlendirdiği için Türkiye gibi ülkelerin büyük güçler karşısında hukuki güvence arayışlarını olumsuz etkilemektedir.