ABD Başkanı Donald Trump'ın Orta Doğu'da şekillendirmeye çalıştığı yeni düzen, Filistin meselesini merkezden uzaklaştırıyor. 2006 Lübnan savaşı sırasında dönemin Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın savaşın yeni bir bölgesel düzen doğuracağını söylemesinin üzerinden yirmi yıl geçti. Bugün Washington benzer bir hayali yeniden kuruyor; ancak bu kez parçaları Trump'ın bizzat birleştirmek istediği görülüyor.
Rice'ın gölgesinde bir vizyon
Condoleezza Rice, 2006 yazında İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırıları sürerken "yeni Orta Doğu" ifadesini kullanmıştı. O dönemde ABD yönetimi, Hizbullah'ın zayıflatılmasının İran ve Suriye'yi gerileteceğini, böylece bölgede istikrarlı bir düzenin kurulacağını savunuyordu. Ancak savaş, Hizbullah'ı ortadan kaldırmadığı gibi Lübnan'da yıkımı derinleştirdi ve bölgesel gerilimi artırdı. Yirmi yıl sonra benzer bir söylem, bu kez Trump yönetimi tarafından dile getiriliyor. Trump, göreve geldiğinden bu yana Orta Doğu'da köklü bir yeniden yapılanma iddiası taşıyor: İbrahim Anlaşmaları'nın genişletilmesi, Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme ve Gazze'de savaş sonrası bir düzenin kurulması bu vizyonun ana unsurları arasında.
Ancak dikkat çeken nokta, bu planlamada Filistin meselesinin neredeyse tamamen göz ardı edilmesi. Trump yönetimi, Gazze'nin geleceğini insani yardım ve yeniden inşa perspektifiyle ele alırken, Filistin devleti fikrini masadan kaldırmış görünüyor. Aksa Tufanı sonrası yaşanan yıkım ve yüz binlerce sivilin yerinden edilmesi, bölgesel dengeleri alt üst etti. Washington'ın önceliği ise İsrail'in güvenliği ve Arap devletleriyle ilişkilerin derinleştirilmesi. Filistinlilerin siyasi talepleri bu denklemin dışında tutuluyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Trump'ın Orta Doğu yaklaşımı, aslında 2000'lerin başındaki neo-muhafazakâr dalgayla bazı paralellikler taşıyor. O dönemde de amaç, "ılımlı" Arap rejimleriyle ittifak kurarak İran'ı çevrelemek ve İsrail'in güvenliğini garanti altına almaktı. Bugün ise İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan'ın yanı sıra Suudi Arabistan'ın da normalleşme sürecine dahil edilmesi hedefleniyor. Bu süreçte Filistin meselesi, İsrail ile ilişkileri normalleştirmek isteyen Arap ülkeleri için artık bir ön koşul olmaktan çıkmış durumda. Suudi yetkililer zaman zaman Filistin devleti vurgusu yapsa da, Riyad'ın önceliği İran'ın bölgesel etkisini dengelemek ve ekonomik dönüşümü sürdürmek.
Öte yandan Gazze'deki insani kriz, küresel kamuoyunda derin yaralar açmış durumda. Birleşmiş Milletler ve uluslararası yardım kuruluşları, bölgede yaşanan yıkımın boyutlarını her geçen gün daha net ortaya koyuyor. Trump yönetiminin Gazze'yi "Orta Doğu'nun Rivierası" haline getirme söylemi, Filistinliler ve birçok Arap başkenti tarafından tepkiyle karşılandı. Bu yaklaşım, bölgede barışın ancak Filistinlilerin haklarının tanınmasıyla mümkün olabileceği gerçeğini gölgeliyor. Uluslararası toplumun bir kesimi, Filistin'siz bir Orta Doğu düzeninin kalıcı olamayacağını savunuyor. Nitekim 2006'daki deneyim, askeri üstünlüğün ve dayatmacı diplomasinin bölgesel istikrarı getirmediğini gösterdi.
Trump'ın vizyonu, İsrail ile Arap devletleri arasında ekonomik ve güvenlik işbirliğini derinleştirmeyi amaçlasa da, Filistin sorununun çözümsüzlüğü bu mimarinin en zayıf halkası olarak duruyor. Filistin meselesi, yalnızca bir toprak anlaşmazlığı değil; aynı zamanda bölgesel meşruiyet ve istikrarın temel taşı. Bu nedenle, Filistin dışlanarak kurulacak bir düzenin ne kadar sürdürülebilir olacağı belirsizliğini koruyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin meselesini her zaman Orta Doğu barışının merkezine yerleştirmiş ve iki devletli çözümü savunmuştur. Trump'ın Filistin'i dışlayan yaklaşımı, Ankara'nın bölgesel vizyonuyla doğrudan çelişiyor. Türkiye, Gazze'deki insani kriz karşısında İsrail'e yönelik eleştirilerini sertleştirirken, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler platformlarında Filistin davasını gündemde tutuyor. ABD'nin İbrahim Anlaşmaları'nı genişletme çabası, Türkiye'nin bölgede yalnızlaştırılması riskini taşıyor. Öte yandan, Filistin'siz bir normalleşme sürecinin kalıcı olmayacağını düşünen Ankara, Suudi Arabistan ve Katar gibi aktörlerle diyalogunu sürdürerek denge politikası izliyor. Türkiye için Filistin, sadece bir dış politika meselesi değil; aynı zamanda iç kamuoyunda güçlü bir hassasiyet. Bu nedenle Ankara, ABD'nin bölgesel planlarında Filistin'in göz ardı edilmesine karşı çıkmaya devam edecek gibi görünüyor.